Yansıtma Kuramı ve Kral Oidipus

Platon’da bir benzetme olarak karşımıza çıkan mimesis kavramı, Aristoteles’te taklit anlamıyla ön plana çıkmış, neo-klasik dönemde ise yansıtma anlamı kullanılmıştır. Temelde aynı olan bu kavramın yansıttığı gerçeklik ise dönemden döneme değişiklik göstermiştir.

Sanatın ne olduğu, güzellik ve gerçeklik algısı, sanatın türleri ve sanat eserini diğer nesnelerden ayıran şeyler üzerine yüzyıllarca düşünülmüş ve yazılmıştır. İnsanın kendisini ve doğayı ifade etme biçiminin bir simgesi olan sanat, çok eski zamanlardan beri insan hayatının bir parçasıdır. Türk Dil Kurumu’nun güncel sözlüğünde sanat sözcüğünün anlamı: “bir duygu, tasarı, güzellik vb.nin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılık; belli bir uygarlığın veya topluluğun anlayış ve zevk ölçülerine uygun olarak yaratılmış anlatım, bir şey yapmada gösterilen ustalık, bir meslekte uyulması gereken kuralların tümü” cümleleriyle ifade edilmiştir (Türk Dil Kurumu, 2019).


Henüz avcı toplayıcı toplumlarda mağara duvarına çizilen resimler yapıldıkları o dönem için bir ritüel olarak görülseler de günümüzde bir sanat eseri olarak da değerlendirebilirler. Ya da sonraki tarım toplumu dönemlerinde yapılan çeşitli çömlek ve tabaklar, takılar, giysiler vb. nesneler ihtiyaçlar doğrultusunda yapılsa dahi belli bir estetik zevk güdülerek yapıldığı söylenebilir. Bugün müzelerde o eserlere bakıldığında bireyde belli bir estetik zevk uyandırması, şaşkınlık ve hayranlık gibi duyguların ortaya çıkması onların bir sanat eseri olarak değerlendirilmesini gerektirir. Peki bu değerlendirmeler hangi kurallara ya da hangi özelliklere bakılarak yapılır? Bu soru bizi temel bir başka soruya götürmektedir: Kuram nedir?

Kuram Nedir?

Kuram sözcüğü (Türk Dil Kurumu, 2019)’da “Uygulamalardan bağımsız olarak ele alınan soyut bilgi, belirli bir konudaki düşüncelerin, görüşlerin bütünü ve sistemli bir biçimde düzenlenmiş birçok olayı açıklayan ve bir bilime temel olan kurallar, yasalar bütünü, nazariye, teori” anlamlarıyla karşılanmıştır. Bu anlamlara baktığımızda özellikle üçüncü anlamın bize kuramların özellikleri hakkında bazı ipuçları verdiği görülmektedir. Kuram sözcüğünün bilim, kural ve sistematik bilgiyle ilişkili olmasından ötürü bir terim olduğu, yasalar bütünü, sistemli bir biçimde düzenlenmiş birçok olayı açıklaması yönüyle nesnel olması gerektiği ve sadece tek bir şeyi değil birçok farklı şeyi açıklaması gerektiği görülmektedir. Nitekim Fatma Erkman-Akerson kuramların özelliklerini şöyle açıklamıştır: “Kuramın mutlaka kendi içerisinde tutarlı olması gerekiyor, ayrıca verilen yöntemin başkaları tarafından izlenmesi hâlinde varılan sonuçların da aynı olması bekleniyor. Bilgiler arttıkça, kuramların eskimesi, dolayısıyla yeni kuramların ortaya çıkması da sık sık rastladığımız bir olgu. Yani bir kuram, her zaman düzeltilebilir hatta terk edilebilir. Öte yandan hiçbir kuram büsbütün tek başına değildir. Örneğin fizik kuramları biyolojiyi, toplumbilimi, jeolojiyi vs. etkileyebiliyor. Başka bir deyişle belli bir zaman kesitini ele aldığımızda, bu kesitte, değişik alanlarda yer alan kuramların, çoğu defa birbirinden etkilendiğini, benzer ilkelere ve dünya görüşlerine dayandığını görebiliyoruz” (Erkman- Akerson, 2010). Buradan da anlaşılacağı üzere kuramların özelliklerinden biri de ortaya çıktığı alan dışında da uygulanabilir, uyarlanabilir olmasıdır. Örneğin bir sosyoloji kuramı daha sonra psikolojiye yahut sanat kuramlarına da uyarlanabilir. Yani kuramın nesnesi olan şey değişse bile özündeki kurallar geçerli olabilir, kuramlar birbirlerini besleyebilir ya da başka bilim dallarıyla etkileşimde bulunabilir. Geçerli ve nesnel bilgilere sahip olsa bile bir kuram eskiyebilir, yeterli gelmeyebilir. Bir diğer önemli şey ise kuram hangi alan ve konuda çıkmış olursa olsun tamamen kapsayıcı olamayabileceğidir. Hatta kuramın tamamen kapsayıcı olması beklenmez, belli bir bakış açısı sunması, farklı bir değerlendirme ile gerçekleri ortaya koyması beklenir. Peki her nesnel ve sistematik bilgi kuram mıdır ve her kuram geçerli midir?


Fatma Erkman-Akerson bu soruyu şöyle yanıtlar: Bir kuramın kabul edilebilir olması için gereken asgari koşulları kabaca şöyle sıralayabiliriz: İlk koşul gözlem yapmak ve tekrarları saptamaktır. Daha sonra bu gözlemler yorumlanır ve sınıflandırılır. Sınıflandırma için tek tek gözlemlerin ortak yanlarının bulunup çıkarılması gerekir. Bu aşamada kurallar ortaya çıkar. Kuram, bulunan bu kuralların bütünüdür. Ancak, bir kuramın tutarlı olması için, bu kuralların birbirleriyle çelişkili olmamaları gerekir. Bu da yetmez, bir kuramın geçerli sayılması için, izlenebilir olması da şarttır. İzlenebilir olmak şu demektir: Başka birisi, aynı alanda, aynı yöntemle yapacağı gözlemler sonucunda aynı sonuçlara ulaşabilmelidir. Kuramın en önemli özelliği de genelleştirici olmasıdır. Tekil yorumlar kuram sayılmaz (Erkman- Akerson, 2010). Dolayısıyla kuramların birçok farklı kişi tarafından okunup, yorumlanıp nesnesi açısından aynı sonuçlara ulaştırabilmesi gerekmektedir. Örneğin Propp’un işlevsel kuramını okuyan biri daha sonra bu kuramı uygulamaya kalktığında büyük oranda benzer sonuçlara ulaşıyorsa bu o kuramın geçerliliğini sağlayan unsurlardan biridir. Kuramlarla alakalı bir diğer soruysa nesneleri ile ilgilidir. Nesneleri değiştikçe kuramların ait oldukları alanlar da değişmektedir. Örneğin nesnesi müzik olan bir kuram, müziği incelediğinden bir müzik kuramı, nesnesi fizik olan kuram bir fizik kuramı, sanatı inceleyen kuram ise sanat kuramıdır. Bu makalede incelenecek olan yansıtma kuramı ise temelinde edebiyatı ve sanatı ele alır. Bu da bizi iki soruya götürmektedir. Edebiyat ve sanat nedir?


Edebiyat ve Sanat Nedir?

Edebiyatın tanımı konusunda karşımıza çıkan birçok farklı tanım vardır. En genel tanımıyla edebiyat “Olay, düşünce, duygu ve hayallerin dil aracılığıyla sözlü veya yazılı olarak biçimlendirilmesi sanatı, yazın, gökçe yazın” (Türk Dil Kurumu, 2019) dır. Yani sözlü veya yazılı olarak dil aracılığıyla insanın ve doğanın ifade edilmesidir. Bu açıdan baktığımızda edebiyatın temel nesnesinin sözlü veya yazılı olsun fark etmeksizin dil olduğu görülmektedir. Birçok edebiyat kuramı bulunmakta ve bu kuramların her biri edebiyatın tanımını kendi bakış açısıyla yapmaktadır. Terry Eagleton Edebiyat Kuramı kitabının giriş bölümü olan Edebiyat Nedir? kısmında edebiyatın tanımları, bu tanımların kapsayıcılığı üzerinde uzun durmuş ve bu tanımların eksik yönlerini açıklamıştır. Edebiyatı tanımlamak amacıyla çeşitli girişimlerde bulunulmuştur. Örneğin, kurmaca anlamındaki "hayal ürünü" yazı; yani kelimenin düz anlamıyla doğru olmayan yazı olarak tanımlanabilir. Ama insanların genelde edebiyat başlığı altına dahil ettikleri yazılar üzerinde şöyle bir düşünmek bile bu tanımın işe yaramayacağını ortaya çıkaracaktır ve edebiyat diline özgü olan, onu diğer söylem biçimlerinden ayıran şey, günlük dili çeşitli yollarla "deforme" etmesiydi: Edebi aygıtların baskısıyla günlük dil yoğunlaşıyor, vurgulanıyor, çarpıtılıyor, kısaltılıyor, içi dışına çıkarılıyor ve baş aşağı çevriliyordu. Bu, "yadırgatıcı hâle getirilmiş" dildi ve bu yadırgatıcılıktan ötürü gündelik dünya aniden farklı bir görünüm kazanıyordu (Eagleton, 2014). Örnek olarak verebileceğimiz bu cümleler edebiyatın tanımları ve kapsamları açısından önemlidir. İkinci cümledeki tanım Rus biçimcilerin yaptığı tanımlardan birisidir. Eagleton, yazısı boyunca çeşitli kuramlardaki tanımları almış ve bunları irdeleyerek şöyle bir sonuca varmıştır: Demek ki şimdiye kadar hem edebiyatın böceklerden farklı bir varoluşu olduğunu ve onu kuran değer yargılarının tarihsel olarak değişken olduğunu, hem de bu değer yargılarının toplumsal ideolojilerle yakından ilişkili olduğunu görmüş bulunuyoruz. Sonuçta değer yargıları özel beğenilere değil, bazı toplumsal grupların diğer gruplar üzerinde iktidar sağlamak ve uygulamak için kullandıkları varsayımlara karşılık gelirler.


Yansıtma kuramı bağlamında baktığımızda ise edebiyat; bizim duygusal yanımıza seslenen, yansıtma ve taklit yolunu kullanan, dil aracılığıyla doğaya ve nesnelere dair benzetmeler yapan, eğitimde önemli bir rol oynayan, gerçekliği yansıtan bir sanat dalıdır.


Yukarıda sözlük anlamlarına yer verilen sanat ise insanların duyumsadıkları ve algıladıkları doğayı, duygularını, düşüncelerini ve hayallerini çeşitli nesneler yoluyla ifade etmesi olarak tanımlanabilir. Sanatın ne olduğu ve ne olmadığı konusunda Platon’dan itibaren çok sayıda görüş ve tanım vardır. Bu soruya bildiğimiz kadarıyla cevap arayan ilk kişi de Platon’dur. İnceleyeceğimiz kuramın bu soruya verdiği cevap ise sanatın bir yansıtma olduğudur. Sanat insanın doğada gördüğü, duyumsadığı, algıladığı şeyleri yansıtır. Onları taklit eder. Bu sorunun cevabı ilerleyen bölümlerde daha ayrıntılı incelenecektir.


Sanatın ne olduğu, sınırları, nesnesi gibi soruların cevapları farklı düşünürlerce farklı cevaplandırılmış ve bunun sonucunda bu sorulara belli bakış açılarıyla cevaplar veren çeşitli kuramlar ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri de yansıtma kuramıdır.


Yansıtma Kuramı

Berna Moran’ın “Sanat nedir? sorusuna verilen ilk cevap (hiç değilse Batı’da) sanatı bir yansıtma, benzetme, ya da taklit olarak görmek eğilimindeydi.” (Moran, 2017) cümlesi bizi sanatın ne olduğuna dair verilen ilk cevaplardan birine dolayısıyla en eski sanat kuramlarından biri olan yansıtma kuramının temeline götürür. Ali İhsan Kolcu, Edebiyat kuramları kitabında sanatın ne olduğu düşüncesinin Batı sanatında mimesise dayanırken İslam sanatlarında bu düşüncenin tecrid ağırlıklı olduğunu söyler. Ona göre, İslam sanatlarında tecrid, Batı sanatında ise taklit ve yansıtma vardır. (Kolcu, 2008)


Kuramın ana fikri ister klasik Yunan dönemi olsun ister Yunan eserlerinin tekrar ortaya çıkarıldığı neo-klasik dönem olsun ya da Marksist teori dönemi olsun temelde aynı kalmıştır. Sanatın doğa, insan, ideal ya da gerçekliği yansıttığı fikri değişmemiş, sadece neyi nasıl yansıttığı konusunda ve bunların sonuçları konusunda fikir ayrılıkları yaşanmıştır.


Antik Yunan’da edebiyat üzerine düşünceleri Fatma Erkman-Akerson şu maddelerle özetler:

“1) Sofistler’in görüşleri (M.Ö 5. ve 4. yüzyıllar)

2) Eflatun’un görüşleri (M.Ö 5. ve 4. yüzyıllar)

3) Aristoteles’in görüşleri (M.Ö 4. yüzyıl)” (Erkman- Akerson, 2010).


Bu maddeleri inceleyecek olursak Platon’un sanat ve estetik hakkında düşünen ilk kişilerden biri olduğu, bu kavramları inceleyip sorgulayan ilk kişi olduğu bilinmektedir. Ama Platon’un bu görüşlerinde kendinden önceki düşünürlerin payı olmadığını söylemek mümkün değildir. Zira bir düşüncenin ortaya çıkabilmesi için, düşüncedeki ana fikrin karşıtına da ihtiyaç vardır. Örneğin; “bu ağaç burada çok güzel görünüyor” dediğimde o ağacın orada olma durumundan bahsederim. Ama aynı zamanda ağacın orada olmama durumunun ne demek olduğunu ya da nasıl kötü görünebileceğine dair bir fikrimin olduğunu da belirtmiş olurum. Bu açıdan baktığımızda sofistlerin görüşleri de önemlidir çünkü Platon’un fikirlerinin daha iyi anlaşılmasını sağladıkları gibi belirli noktalarda neye karşı çıktığını, niçin karşı çıktığını da anlamamızı sağlar.


Sofistlerin görüşleri ise şöyle özetlenebilir: “Sofistler dilin etkileme gücü üzerinde duruyorlardı. Zihni dilin etkilediğini, zihnimize ulaşan pek çok algının dil aracılığıyla geldiğini söylemişlerdir. Dolayısıyla algılarımızın çoğu dilin etkisindedir ve görecelidir diyorlardı. Başka bir deyişle dil yanıltıcı olduğundan, dil aracılığıyla edindiğimiz bilgiler de yanıltıcı olabilir görüşündeydiler. Genellikle de retorik üzerinde çalışmışlar, dilsel dışavurumların, ifadelerin özelliklerini ayrıntılı olarak ortaya koymaya çalışmışlardır.” (Erkman- Akerson, 2010) Bu cümlelerden de anlaşıldığı üzere sofistler dilin göreceliğine, yine algılarımız ve duyularımızdan ötürü bilgilerin de göreceliğine inanıyorlardı. Genel geçer bir bilginin, doğrunun ya da güzelliğin olduğuna inanmıyorlardı. Platon da işte bu noktada onlara karşı çıkıyor, gerçek ve herkes tarafından kabul edebilecek bir bilginin, doğrunun, güzelliğin varlığına inanıyor, bu bilgiye ise us (akıl) yoluyla ulaşılabileceğini savunuyordu. Felsefesinin en temel kavramlarından biri olan ideayı da bu düşüncesinin etkisiyle ortaya atmış ve felsefesini bu fikir üzerine kurmuştur. Platon’un gerçekliğe bakışı da idealar yoluyladır. Bu kavramlar üzerinde ilerleyen satırlarda daha ayrıntılı bir şekilde durulacaktır.


Sanat Görüngü Dünyasını Yansıtır

Sanatın görüngü dünyasını yansıttığına inanan kişiler, sanatçının gördüğümüz ve algıladığımız dünyadaki her şeyi aslına sadık kalmaya çalışarak anlattıklarını düşünürler.” Doğalcı olan bu anlayışa göre, sanatçı bize hayatı ya da hayatın bir parçasını, bir yönünü, bir kesitini olduğu gibi sunar.” (Moran, 2017). Platon’da sanatın duyular dünyasını (bir başka deyişle görüngü dünyasını) yansıttığını düşünmesinden ötürü bu kuramın savunucusu olarak düşünülebilir. Berna Moran’ın da belirttiği gibi Platon sanatla ilgili kuramlara ilk kez eğilen kişi olsa da kuramı tutarlı bir sistem değildir. İon, Şölen, Devlet gibi çeşitli eserlerinde sanatla ilgili düşüncelere rastlasak da bu düşünceler her zaman tutarlı değildir, bu da muhtemelen Platon’un bazı görüşlerinin zaman içerisinde değişmesi şeklinde yorumlanabilir.


Platon’un felsefesinde asıl gerçekliğin idealar dünyası bilinmektedir. İdealar nedir diye soracak olursak, duyu dünyasının ötesinde bulunan ve akıl yoluyla kavranan, formlar dünyasıdır. Dolayısıyla bizim beş duyumuz ile algıladığımız her şey o ideaların (formların) bir mimesisinden ibarettir. “Mimesis” genellikle “taklit, “öykünme”, “benzetme” olarak; ona eylem olan “mimeisthai” ise “taklit etmek”, “öykünmek”,” benzetmek” diye anlaşılır. Sözcük ilk olarak dans sanatıyla ilgili kullanılmış ve “taklit eden, oyuncu, mukallit, gözboyacı” anlamlarına gelmiştir. (Cömert, 1978) Genellikle yansıtma, benzetme ya da taklit anlamlarında kullanılan mimesis sözcüğü çeşitli kuramcılar tarafından farklı bağlamlarda farklı anlamlarda kullanılmıştır. Platon’da ise bu kavramın kullanımı ve gelişimi şu şekilde görülür; Mimesis kavramının Platon’da teknik bir deyim olarak, ahlâksal bir kavram olarak, sanı ile ilgili bir taklit olarak üç değişik anlamda kullanıldığını gözlemliyoruz.


Platon “mimesis” i teknik bir deyim olarak ilkin Kratylos diyalogunda kullanır. Dil felsefesi ile ilgili ilk yapıt olma niteliğini de taşıyan bu diyalogda, nesnelere verdiğimiz adlar birer “taklit”tir. Nasıl bir şeyin resmi o şeyin taklidiyse bir şeyin adı da o şeyin özünün taklididir. Dikkat edilirse burada taklit teknik bir anlamda kullanılıyor ve olumlu bir kavram olarak görülüyor. Henüz “sanı” aldatma” özelliğini içermiyor.


Platon, “mimesis”i ahlâksal bir kavram olarak Devlet’in üçüncü kitabında kullanır. Burada devletin bekçilerinden, başka tüm işlerinden sıyrılarak, kendilerini devlet işlerine vermelerini, başka hiçbir işin taklidini bile yapmamaları istenir. Çünkü yiğitlik, bilgelik, dini bütünlük gibi erdemlerin taklidinden başka şeylerin taklidi, erdem dışı alışkanlıklara yol açar. Böyle bir alışkanlık ise bedeni, konuşmayı, görüşleri, değiştiren ikinci bir doğa hâline gelir. O hâlde Devlet’in üçüncü kitabında “mimesis” ahlâk ve eğitim yönünden olumsuz ögeler de taşıyabilecek bir davranış biçimi olarak değerlendirilmiş oluyor.

Sanı anlamındaki mimesis kavramına ise bütünüyle devletin onuncu kitabında rastlıyoruz. (Cömert, 1978)


Görüldüğü üzere Platon’un taklit anlamında teknik bir terim olarak kullandığı mimesis kavramı, daha sonra ahlaksal bir boyut kazanmış, ardından bu anlamları da geride bırakarak sanı görünümüne bürünmüştür. Platon’un sanat felsefesine baktığımızda da bu anlamı sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Onuncu kitaptaki kısım aynı zamanda felsefesinin temeli olan ideaları göstermesi bakımından da önemlidir. Dolayısıyla öncelikle bu kısımdan başlayarak mimesis kavramının sanat kuramını nasıl etkilediğini gözlemleyelim.


Devlet’in onuncu kitabında Sokrates ile Glaukon’u konuşturmaya devam eden Platon, burada şiir ve benzetme üzerindeki düşüncelerini ünlü sedir ideası fikriyle açıklar. Bu diyalogu kısaca özetlemek gerekirse Platon, öncelikle tüm sedir ve masaları içerisine alan sedir ve masa idealarının varlığından bahseder. Çeşit çeşit sedir ve masaları yapan işçiler, bunları bir sedir ya da masa ideasına uydurarak, ondan pay alarak yapar. Ama ideanın (özün) kendisini yapan bir işçiden söz edilemez. Peki tüm işçilerin yaptığı ayrı ayrı şeylerin hepsini yapabilen bir işçinin varlığı mümkün müdür? Bütün ev eşyasını, bitkileri, bütün canlı varlıkları hatta kendisini yapan hatta; yeri, göğü, Tanrıları göklerde ve yerin altında, Hades’in ülkesinde ne varsa onu yapan bir kişidir bu. Böyle bir kişinin kendisi bile olabileceği söylenir Glaukon’a. Sokrates (yani Platon), “İstersen bir ayna al eline, dört bir yana tut. Bir anda yaptın gitti, güneşi, yıldızları, dünyayı, kendini, evinin bütün eşyalarını, bitkileri ve bütün canlı varlıkları” diyerek yansıtma kuramı içerisinde sıklıkla karşımıza çıkan ayna benzetmesini de ilk kez kullanmış olur. Bu benzetme sayesinde sanatçı ve şairlerin doğadaki ve yaşamdaki her şeyi ayna gibi yansıtarak eserlerini oluşturduğu düşüncesini ortaya koyar. Glaukon ise görünürde bunları yansıtmış olsa da bu yansıttıklarının hiçbir gerçekliği olmayacağını söyleyerek cevap verir. Bu da Sokrates’in tam istediği şeydir. Bütün düşüncesi de bunun üzerine kuruludur. Ressamın yaptığı bir sedirin de bir çeşit sedir olup olmadığını sorar. Ressamın yaptığının da bir çeşit sedir olduğu gerçektir, ama dülgerin yaptığı gibi bir sedir değildir. Dülger sedir ideasının bir çeşidini yapar, ressam ise dülgerin yaptığı sedirin bir benzerini yapar. Dolayısıyla dülgerin yaptığı sedir asıl öz olan sedir ideasının bir kopyası olduğuna göre, ressamın yaptığı sedir ise kopyanın kopyası olacaktır. Dolayısıyla kopyanın kopyasını yapan sanatçı, gerçeklikten daha fazla uzaklaşmış olacak, bu da idealardan, asıl olanlardan insanları uzaklaştıracağı için olumsuz bir özellik olarak değerlendirilecektir. Platon bu yönden sanatçılara karşı çıkar. Her şeyi yapabilen bir işçi görüşüne geri dönecek olursak şairler bir geminin nasıl yönetildiğini bir kaptan gibi bilemez, ya da bir sedirin nasıl yapıldığını bir dülger gibi bilemez ama eserlerinde bunların hepsini anlatır. Hiçbir bilgiye tam olarak hâkim değildir ama yine de birçok bilgiyi kullanır. Platon dolayısıyla bilgi açısından da şairlerin yetersiz olduğunu ileri sürer ve onlara karşı çıkar. (Platon, 2015)


Mimesis kavramını ahlâksal açıdan kullanmasına gelecek olursak, şair bizim duygusal yanımıza seslenir der Platon. Bu yönden eleştirir şairi çünkü duygusal yanımıza seslendiğinden tragedya, komedya gibi eserlerde halk coşkuyla dolar ve insanın sahip olması gereken akıl-duygu dengesi bozulur. Çünkü onun görüşüne göre dengeli kişi ya da bilge kişi aklını kullanarak duygularını dizginlemesini bilen kişidir. Ayrıca tragedyalarda yansıtılan kötü karakter ve olayların ya da komedyalardaki soytarı, gülünç tiplerin ahlâki açıdan halka kötü örnek olabileceğinden bahseder. Halkın bu kötü davranışları taklit yoluyla öğrenerek, onlara benzemek isteyen gençlerin olabileceğini söyleyerek bu açıdan tragedyalara dolayısıyla şairlere karşı çıkar. Anlatılan masallar için de aynı şeyi düşünür. Kanlı, şiddetin ön planda olduğu, hileyle aldatılan insanların bulunduğu masallar da dinleyenlerini kötü yönden etkileyebilir. Burada ön plana çıkan bir başka şey Platon’un mimesis (taklit) yoluyla eğitimin önemini kavramış olması, ideal devletini kurarken bu husus üzerinde titizlikle durmuş olmasıdır. (Platon, 2015)


Platon’un bu görüşlerine baktığımızda ona göre; edebiyat öğretici olamaz, bize gerçekleri bildiremez; şairler de gerçek bilgiye sahip olmayan benzetmeci kişilerdir. (Moran, 2017) Dolayısıyla edebiyatla ilgili itirazları da iki kümede toplanabilir. Bunlar bilgi yönünden yaptığı itirazlar ile ahlâki yönden yaptığı itirazlarıdır. Berna Moran bu itirazları şu şekilde özetler:

Bilgi yönünden itirazları iki temele dayanıyor:

a) Şair, bizi asıl gerçekliği teşkil eden idealardan uzaklaştırır.

b) Şairin yetkiyle konuşacağı hiçbir konu yoktur.

Ahlâk yönünden olan itirazları da üç temele dayanıyor:

a) Eserlerde gençlere fena örnek olacak parçalar var.

b) Tragedyalarda ve destanlarda kötü kişileri taklit ederek temsil etme fena etkiler bırakır.

c) Edebiyat, dizginlememiz gereken duygusal yanımızı coşturur. (Moran, 2017)


Sanat Geneli Ya Da Özü Yansıtır

Platon’un öğrencisi olarak da tanıdığımız Aristoteles, yazdığı birbirinden önemli eserlerle hâlâ üzerine okunan, araştırma yapılan kişilerden biridir. Yaşadığı çağlardan bu yana önemini hiç kaybetmeyen Aristoteles, Platon gibi hem batı hem doğu toplumu etkisi altına alan nadir şahsiyetlerden biridir. Platon’un öğrencisi olmasına rağmen felsefesi Platon’un felsefesinden ayrılır. O, ideaların aşkın bir dünya içerisinde değil de içinde bulunduğumuz maddesel dünyada özler olarak bulunduğunu düşünüyordu. Bedrettin Cömert, bu durumu şöyle açıklar: Aristoteles’in Platon’un idealar anlayışına karşı çıktığını görürüz. Ona göre idealar duyular dünyasının içindedir. Dolayısıyla tümel, varolan şeylerin dışında değil, içindedir. İdealar Platon’un ileri sürdüğü gibi dünyamız dışında yer alsalardı, dünyamızda etkin olamazlardı. (Cömert, 1978) Aristoteles sanat ve edebiyat hakkındaki düşüncelerini Poetika adlı eserinde toplamıştır. Edebiyat tarihi açısından sistemli olarak ortaya atılan ilk görüşler bu eserde olduğundan eser aynı zamanda bir kanon olma özelliğine sahiptir. Yazıldığı çağdan günümüze tek değerinden hiçbir şey kaybetmeyen eserdeki düşünce ve problemler günümüzde hâlâ tartışılmakta, üzerine konuşulmaktadır. Aristoteles’in tragedya, epos gibi türlerin ayrımını yapması, bu türleri ayrıntılı olarak ele alması, şiir sanatı üzerine olan düşüncelerini toplaması, kitapta yer alan sanatların özelliklerini incelemesi ve en önemlisi de bu sanatlara dair örnekler vermesi açısından bu eser çok önemlidir. Eserde tragedya üzerinde ağırlıklı olarak durulmakta, komedya kısmının yazılmış olsa bile günümüze gelmediği düşünülmektedir. Yine de tragedyadan bahsederken komedyaya dair de örnekler vermektedir.


Aristoteles bu kitapta ele aldığı sanatları taklit etmede kullanılan araç, taklit edilen nesneler ve taklit şekilleri bakımından ayırmaktadır. Kitapta bu ayrım şöyle geçmektedir: Epos, tragedya, komedya, dithyrambos, flüt, kithara sanatlarının büyük kısmı taklittir. Ancak bu sanatlar üç yönden birbirlerinden ayrılırlar. Bunlar: taklit etmede kullanılan araç, taklit edilen nesneler ve taklit şeklidir.


Kimi sanatlar renkler ve figürler aracılığıyla taklit ederler. Bu noktada sanatçının yeteneğinin ya da alışkanlığının bir önemi yoktur. Bazı sanatlar ise ses aracılığıyla taklit ederler. Buna göre taklit, biraz önce belirttiğimiz sanatlarda ritim, söz, ya da harmoni aracılığıyla gerçekleştirilir. Üçü ayrı ayrı kullanılabileceği gibi birlikte de kullanılabilir (Aristoteles, 2013).


Bu ayrımdan sonra Aristoteles, insanların neyi taklit ettiğini sorgular. Taklit edenlerin, eylemde bulunanları taklit ettiğine değinir. Eylemler ise ya iyidir ya da kötü. Dolayısıyla bir şair sıradan insanlardan daha iyi ya da daha kötü olanları ya da ortalama olanları taklit eder düşüncesini ortaya koyar. Ona göre bir ressam da şairlerle aynı şeyleri yapar. Örnek olarak da Polygnotos’un insanları olduklarından iyi, Pauo’nun olduklarından daha kötü, Dionysios’un ise gerçekte olduğu gibi resmettiğini söyler. Daha sonra tragedya ve komedya üzerine eğilir ve tragedyanın ortalamadan daha iyi karakterleri, komedyanın ise ortalamadan daha kötü karakterleri taklit etmeyi amaçladığını dile getirir.


Şiir sanatı üzerine düşüncelerini açıklarken, bu sanatın varlığını insanın doğasındaki iki şeye borçlu olduğunu söyler. Bunlardan “birincisi taklit isteğidir ki bu insanda doğuştan vardır. İnsanlar diğer canlılardan taklit yetenekleri sayesinde ayrılırlar ve ilk bilgilerini de buna borçludurlar. İkincisi ise taklit ürünlerden hoşlanmadır. Bu da insana yöneliktir. Sanat yapıtlarına bakışımız, söylediğimizin ispatıdır. Örneğin, gerçeğinden hoşlanmadığımız bir nesne tamamlanmamış bir resim hâline geldiğinde ona hoşlanarak bakarız. Buna örnek olarak insanda normalde tiksinti duygusunu öne çıkaran hayvan ya da cesetleri verebiliriz.” (Aristoteles, 2013). Gerçekten de insanoğlu taklit ederek öğrenir. Buna dair verebileceğimiz en eski örneklerden biri Habil ve Kabil kıssasıdır. Kardeşi Habil’i öldürerek yeryüzündeki ilk cinayeti işleyen Kabil, kardeşinin cesedini ortada bırakarak evine gider. Ertesi gün ona ne olduğunu merak ettiğinden cinayeti işlediği yere geri döner ve orada iki karga görür. Bu iki karga kavga etmeye başlar, sonra biri diğerini öldürür. Öldüren karga, gagasıyla bir çukur kazar, sonra öldürdüğü kargayı oraya koyarak üzerini toprakla örter. Bunun üzerine Kabil, kargayı taklit eder ve aynı onun gibi çukur kazar ve kardeşini gömer. Anlatılan bu kıssa insanların doğayı taklit ederek öğrendiklerini gösterir mahiyettedir. Dolayısıyla Aristoteles’in fikirlerini de destekler.


Şairler hakkındaki bir başka görüşü ise şairler ile tarihçiler arasındaki farkı anlatırken ortaya çıkar. Ona göre: “Şair gerçekte olanı değil, olabilecek şeyleri olabilirlik ya da zorunluluk yasalarına göre anlatmalıdır. Tarih yazarı ve şair birbirlerinden farklı yazım şekilleri kullandıkları için ayrılmazlar. Çünkü Herodotos’un yazdıklarının mısralar hâlinde yazıldığı ve bir araya getirildiği düşünülebilir. Ancak ister düzyazı ister nazım olsun, Herodotos’un yazdıkları tarih eseridir. Aralarındaki farklılık tarihçinin gerçekten olanı, şairin ise olabilecek olanı anlatmasıdır. Bu nedenle şiir tarih eserine göre daha felsefidir ve ondan daha üstün kabul edilebilir. Çünkü şiir tümel olanı, tarih ise tek olanı anlatır.” (Aristoteles, 2013).


Aristoteles, şiiri dolayısıyla edebiyatı daha felsefi kabul ederek ve onu daha üstün bir yere koyarak Platon’un görüşlerinden ayrılır. Sanatçının insanı, doğayı ve hayatı yansıtması farklıdır. O tarihçi gibi bir insanın başından geçenleri olduğu gibi anlatmaz. Tikel bir anlatım kullanmaz. O bir insanın hayatından, gereksiz detayları atarak bütün insanlığı, bütün hayatı anlatır. Dolayısıyla daha tümel bir anlatıma sahiptir. Şiir daha evrenseldir. Berna Moran şairin olanı değil de olabilir olanı anlatmasını şu cümlelerle açıklar: “Olanı değil, olabilir olanı. Bunun içinde anlatmak istediğinin özüne ait olmayan unsurları, ayrıntıları, rastlantısal olanları atar, gerekli olanı ayıklar, seçer ve bunların arasında bir bağ gözeterek olaylar örgüsünü bir tek çizgi üzerinde kurar.” (Moran, 2017). Aristoteles’in bahsettiği bir başka kavram ise bahtın dönüşüdür. Olasılık ya da zorunluluk yasasına göre meydana gelen bu olaylar eylemlerin beklenmedik anlarda farklı bir yön alması için kullanılır. Baht iyiden kötüye ya da kötüden iyiye dönebilir. Tanıma ise bilinmeyen bir şeyin bilinir hâle gelmesidir, bu eylem de bahtın dönüşü kadar olay örgüsü için önemlidir. Aristoteles, sanatsal açıdan güzel olan tanımaların bahtın dönüşüyle birlikte gerçekleşenler olduğunu dile getirir. Bunun için örnek olarak da Oidipus’u verir.


Aristoteles’in sanat kuramında Platon’dan ayrıldığı bir başka nokta da sanatın bizim duygusal yanımıza seslenmesinin iyi olduğu görüşüdür. Ona göre bu durum iyidir çünkü insanlarda korku ve acıma duygular uyandırarak “katharsis” (arınma) sağlar. Katharsis’i çok net açıklamadığından ötürü, katharsis en çok tartışılan konulardan biri olmuştur. Yine de genel anlamıyla değerlendirecek olursak, tragedya sırasında seyircide korku, acıma vb. duyguları uyandırıp, o duyguları izlerken harcatarak, insanların daha sakin ve psikolojik bakımdan daha sağlıklı bir duruma gelmesidir. Yani insanın içinde biriken bazı duygular tragedya yardımıyla ortaya çıkarılır ve bu duygular oyun aracılığıyla ifade edilir. Bu sayede kişinin o duygulardan arınması sağlanmış olur. Ali İhsan Kolcu bu durumu şöyle açıklar: Tragedyalar ihanet, aşk, merhamet, kahramanlık, iktidar hırsı gibi genel insan tabiatının değişmez temalarını işlediğinden sahnede yansıtılan bir oyunun içinde kimi diyalog ve olaylarla seyircinin potansiyel olarak sahip olduğu bu duygulardan arınması sağlanır. İhanete uğrayan bir erkeğin intikamını alması gibi ya da şüpheyle kıvranan bir kahramanın geçirdiği iç bunalımlar ve nihayet de bunların iyi sonla neticelenmesi bir çeşit Katharsis (arınma) sağlar. Seyirci bir bakıma psikolojik bir terapiden geçer. (Kolcu, 2008) Sonuç olarak bu açıdan bakıldığında Aristoteles, Platon’un aksine tragedyanın ya da daha geniş çerçeveden bakarsak edebiyatın ahlâk bakımından yararlı olduğu görüşündedir. Bütün bu düşünceler özet olarak şunu dile getiriyor: Aristoteles’e göre mimesis hem taklit (benzetme), hem yaratma’dır; ruhun yaratıcı etkinliği’dir. Mimesis’in nesnesi ise bundan böyle, gerçekliğin ideal biçimidir; olmuş olan değil, olabilecek olandır; tikel değil, tümeldir ama sanatçının yeniden yarattığı tümeldir. (Cömert, 1978)


Rönesans döneminden sonra sanatın yansıtma olduğu fikri tekrar canlanmıştır. Aristoteles, Platon gibi düşünürlere ait klasik Yunan eserleri tekrar gündeme gelmiş, neo-klasik dönem olarak adlandırılan bir dönem ortaya çıkmıştır. Özellikle Aristoteles’in görüşlerini izleyen neo-klasikler bu görüşlerine kendi yorumlarını eklemişlerdir. Bu görüşlerin en önemlilerini Berna Moran,

1) Sanat, genel-tabiatın yansıtılmasıdır.

2) Sanat idealleştirilmiş tabiatın yansıtılmasıdır.


görüşleriyle özetlemiştir. Her iki kurama göre de sanatın bir yansıtma olduğu ortadadır. Ancak yansıttıkları gerçeklik bakımından ayrılırlar. Sanat genel tabiatın yansıtılmasıdır görüşünde, sadece yaşayıp algıladığımız tabiat yani ağaçlar, kayalar, dağlar, kırlar değil; genel insan tabiatı, insan davranış ve gelenekleri vb. ele alınıyordu. Yani sanatçı sanat eserinde tek tek karakterleri değil de bütün insanlığı yansıtmalı, ortak özellikleri, ortak tümelleri yansıtmalıydı. Yine neo- klasiklerde ortaya çıkan bir diğer yoruma göre sanatçı kişiliği ile başkalarından ayrılan insanları değil, belli başlı tipleri ele almalıdır. Kıskanç adam, cimri adam, kral vb. gibi. Bunların her biri de kendi tiplerinin özüne uygun çizilmeli ve ona göre davranmalıdırlar (Moran, 2017). Örneğin Moliere’in cimrisinde baş karakter cimriliğiyle özdeşleşmişken, ondan herhangi bir cömert hareket beklenmemelidir. Ufak da olsa yapacağı cömert bir hareket onu karakter çizgisinden ayıracaktır.


Sanat İdeal Olanı Yansıtır

Bu görüş de aslında Aristoteles’in etkisiyle ortaya çıkmıştır. Aristoteles’in Poetikası’nda geçen “şair … nesneleri nasıl olması lazım geliyorsa, o şekilde tasvir etmelidir” cümlesinden hareketle ortaya çıkan bu görüşe göre sanat ideal olanın yansıtılmasıdır. Bu idealleştirme hem tabiat için hem de kişiler için olabilir. Yani sanatçı, herhangi bir nesne ya da kişiyi kendi idealleri doğrultusunda değiştirip dönüştürebilir, kendi idealleri doğrultusunda yansıtabilir. Berna Moran bu durumu şöyle açıklar: “Biliyoruz ki dünyada çirkin, kaba, hoşa gitmeyen şeyler, haksız olaylar vardır. Sanat eserinin zevk vermesi beklendiğine göre, bu hoşa gitmeyen şeyleri atması ve yalnız güzeli, hoş olanı seçmesi, doğru olur. Şairlerin, yazarların bahsettikleri nehirler, kırlar, mis kokulu çiçekler, dünyada bulamayacağımız kadar güzeldir.” (Moran, 2017) Ressamlar için de aynı şey geçerlidir. Bir ressam doğada gördüğü bir manzarayı, bir ağacı beğenmediğinden ötürü onun renkleri, görünüşüyle oynayabilir, onu kendi görüşüne göre idealleştirerek tuvaline yansıtabilir. Tabiat için yapılan bu idealleştirmelerin yanında karakter için yapılan idealleştirmeler de vardır. Örneğin Ahmet Mithat’ın Râkım Efendi’si, Oğuz Kağan Destanı’nın Oğuz Kağan’ı ya da Yunan mitolojisinden tanıdığımız Aineas, Herkül gibi karakterleri gerçek hayatta görmemiz pek mümkün değildir. Bu karakterler olabildiğince mükemmel bir şekilde idealleştirilerek, sanat eserlerinde yer almıştır. Bu idealleştirme kimi zaman toplumu eğitmek kimi zaman da sanat eseri olarak zevk amacıyla yapılmıştır. Ali İhsan Kolcu neo-klasik dönemde edebiyata bakışı şu şekilde açıklar:

Sanatçı nasıl işleyeceği temanın kendince gerekli gördüğü yerlerini düzelterek eserine biçim veriyorsa edebiyat da tarih ve felsefenin eksik yanlarını düzelterek, tamamlayarak işler. Felsefe ile tarihin eksik yanı insan unsurunu gözetmeksizin bir bakıma teori ve bilgi düzleminde kalmalarıdır. Onların ifade alanlarının atölyesi edebiyattır. Tarihsel trajik bir olay ancak tragedyanın imkânları içinde daha etkili anlatılabilir. Söz gelimi İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın IV. Murat’ın hayat ve aksiyonunu anlatmasıyla Turan Oflazoğlu’nun IV. Murat piyesinde bu sıra dışı padişahın dramını anlatması aynı şey değildir. İlkinde insan IV. Murat’tan eser yoktur. Diğerinde ise olması gerektiği gibi insan ve padişah IV. Murat bütün zaafları, tutkuları, hırs ve aksiyonu ile bir aradadır. Tarih olanı, edebiyat olması gerekeni ya da ideal olanı yani düzeltilmiş olanı yansıtır. Bu hâlleriyle edebiyat eserleri doğal olarak mutlak gerçeklikten uzaklaşır. Edebiyatın eğitici ve öğretici hatta ahlâksal özelliği bir kez daha öne çıkar (Kolcu, 2008). Sonuç olarak baktığımızda neo-klasik dönemde Aristoteles’in görüşleri yeni bir anlayışla yorumlanmış, edebiyata bakış da bu çerçevede değişmiştir. Ama kuramın özünde yine yansıtma bir diğer deyişle mimesis bulunmaktadır. Platon’da bir benzetme olarak karşımıza çıkan mimesis kavramı, Aristoteles’te taklit anlamıyla ön plana çıkmış, neo-klasik dönemde ise yansıtma anlamı kullanılmıştır. Temelde aynı olan bu kavramın yansıttığı gerçeklik ise dönemden döneme değişiklik göstermiştir.


Kral Oidipus’u Yansıtma Kuramı Bağlamında Değerlendirmek

Eski Yunan edebiyatının en önemli tragedya yazarlarından biri sayılan Sophokles tarafından yazılan Kral Oidipus, yazıldığı dönemden günümüze ses getiren bir eserdir. İnsanların ne yaparsa yapsın kaderinden kaçamayacağı, kaderle yapılan savaştan galip ayrılamayacağı görüşü etrafında yazılan bu eser, oldukça trajik bir hikâyeye sahiptir. Bununla beraber insanlık tarihinde her zaman canlı kalacak kader konusunu ustalıkla işlemesi, eserin her dönemde ilgiyle karşılanmasına neden olmuştur.


Eser klasik bir olay örgüsüne sahip değildir. Yani olayların en başından sırasıyla anlatmaya başlamaz. Olayların ortasından başlar. Kral Oidipus, tahtta oturmuş yönettiği kentte felaketler baş göstermektedir. Bu felaketler neticesinde halk ve rahipler Kral Oidipus’a danışarak ondan yardım istemeye gelirler. Tragedya bu şekilde başlar. Klasik olay örgüsünü takip ederek şu şekilde özetleyebiliriz.


Thebai kentinin kralı Laios ve İokaste’nin bir erkek çocukları olur. Çocukları olduktan sonra kâhinler bu çocuğun gelecekte babasını öldüreceğini ve annesiyle evleneceğini söylerler. Bunun üzerine bu bahtsız kaderin gerçekleşmemesi için kral ve kraliçe bebeği ayak bilekleri delinip bağlanmış bir şekilde köleleri olan çobana verip, çocuğu ormanda ölüme terk etmelerini isterler. Çocuk ölürse bu bahtsız kader gerçekleşmeyecektir. Çoban çocuğu alır ama onu ormanda ölüme terk etmeye kıyamaz, bu yüzden Korinthoslu olan bir çobana verir. Çoban çocuğu alıp Korinthos kentinin kralı olan Polybos’a götürür. Polybos’a o zamanlar çocuğu olmadığından eşi ve kendisi bu çocuğun üzerine titrerler ve kendi oğullarıymış gibi büyütürler. Aradan zaman geçer, bir gün bir davette kendisine uydurma evlat denildiği için çok sinirlenen Oidipus, anne ve babasının onu teskin etmelerine rağmen dayanamayıp Delphoi tapınağına gider. Orada kendisi için yapılan kehaneti duyar. Phoibos, ona korkunç felaketlere uğrayacağını, anasıyla evleneceğini, ondan çocukları olacağını ve babasını öldüreceğini haber verir. Bunun üzerine bu korkunç kaderle yüzleşip ondan kaçmak isteyen Oidipus, Korinthos’a dönmemeyi seçer ve yürüyerek yolculuk etmeye başlar. Yolda ilerlerken bir atlı araba ile karşılaşır, tartışırlar ve Oidipus oradakileri öldürür. Sonra yoluna devam eder. Thebai kentine geldiği zaman bu kente musallat olan canavar Sphinks ile karşılaşır. Bu canavar her gün birilerine bilmece sorar, cevabı bilemeyenleri öldürür. Oidipus’a bilmeceyi sorduğunda o doğru cevap verince, canavar kayalıklardan atlayarak intihar eder. Kent bu beladan kurtulduğuna çok sevinir, o sırada kralları öldüğünden onu Thebai kralı yaparlar, Oidipus İokaste ile evlenir, çocukları olur. Aradan yıllar geçer, kenti hastalık ve felaketler sarar. Bunun üzerine Oidipus, Delphoi kâhinine adam gönderir, bu felaketlerden nasıl kurtulacaklarını sorar. Kâhinin gönderdiği cevap kentin eski kralı olan Laios’un katilinin bulunup, kentten uzaklaştırılmasıdır, katil hâlâ kenttedir bu felaketler de o yüzden gerçekleşmektedir. Bunun üzerine Oidipus katili aramaya başlar, aradıkça kendisinden şüphelenir, çünkü Laios’un öldüğü yer onun tartıştığı adamları öldürdüğü yerdir. Laios’un öldürüldüğü saldırıda sağ kalan çobanı huzuruna çağırtır, başından geçenleri İokaste’ye anlattığında o gerçekleri sezer dolayısıyla, araştırmayı kesmesini söyler ama Oidipus bunu kabul etmez. O sırada Korinthos’tan bir haberci gelir ve ona babasının öldüğünü oradaki halkın Oidipus’u kral yapmak istediklerini söyler. Daha sonraki konuşmalardan ortaya çıkar ki onu bebekken Korinthos kralı Polybos’a veren bu habercidir. Kendisini Laios’un çobanından almıştır. Oidipus kim olduğunu öğrenmek sevdasıyla araştırmaya devam eder. Laios’un ölümü aydınlatmak için çağırdığı çobanın kendisini Korinthoslu haberciye veren çoban olduğu ortaya çıkar. Artık bütün gerçekler açığa çıkmıştır. Kendisi Laios’un oğludur, annesiyle evlenmiş ondan çocukları olmuştur. Kaçıp savaşmaya çalıştığı kaderi gerçekleşmiş, kendisi en bahtsız insanlardan biri olarak tarihe geçmiştir. Bu gerçekle yüzleşen Oidipus, gerçeği öğrenince kendisini asıp intihar eden İokaste’nin iğneleriyle gözlerini kör eder, tahtı bırakır ve dilenci gibi gezmeye başlar. Böylece Kader Tanrıçalarının ördüğü ağ tamamlanmış, dünyanın en trajik hikayelerinden biri yaşanmış olur. (Sophokles, 2017)


Sonuç

Yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığımız Kral Oidipus’a Platon’un ortaya koyduğu sanat kuramıyla bakacak olursak, Oidipus’un tartışma sırasında kendisini tutamayıp karşısındakini öldürmesi, annesi ile evlenmesi gibi izleyenlerde olumsuz örnek oluşturabilecek davranışları yüzünden oldukça zararlı bir tragedya olarak karşımıza çıkar. Platon gerek ahlaki açıdan gerekse oldukça inişli çıkışlı bir olay örgüsüne sahip olması açısından bu eseri ideal devletine dahil etmez ve eleştirirdi. Mimesis açısından baktığımızda şairin, kralların devleti idare edişine, kâhinlerin sanatlarını icra edişine vb. konulara tamamen hâkim olması beklenemez. Dolayısıyla bize kopyanın kopyasını sunar ve hakiki gerçeklikten, idealardan uzaklaştırır. Bize hakiki bir bilgi sunamaz. Sphinks gibi olağanüstü canavarları da görüngü dünyasında bulmamız mümkün değildir. Dolayısıyla bu da eleştirilecek bir noktadır.


Aristoteles açısından baktığımızda Oidipus’un başından geçenlerin gerçekten yaşanıp yaşanmadığı belirsizdir. Ama bu önemli değildir. Çünkü şair olabilecek olan bir olayı olabilirlik yasaları içinde yazmıştır. Platon’un aksine kötü karakterlerin ya da bu acıklı olayın seyircide uyandırdığı korku ve acıma gibi duygularla sağladığı katharsisi yararlı bulur. Tüm bu acıklı olaylar sonucunda işlediği suç cezasız kalmamış, Oidipus kendi kendisini cezalandırmıştır, dolayısıyla izleyenlerde kötülüklerin cezalandırılmasıyla bir katharsis gerçekleşmiştir. Ayrıca bu tragedya Aristoteles’in önemsediği gibi dekorlarla değil de olay örgüsüyle mimesis gerçekleştirmiştir. Bu tragedyada mimesis ideal bir gerçeklik olarak karşımıza çıkar. Olay örgüsünün olabilecek olan bir gerçekliğin ideallerine göre düzenlenmesi bunu gösterir. Kaderinden kaçmak için ailesinden uzaklaşırken kaderine koşan Oidipus, olay örgüsü içerisinde olayın gerçekleşmesi için doğru psikolojik sebepler neticesinde asıl kaderine varır. Aristoteles açısından baktığımızda bu tragedyada önemli olabilecek bir başka detay ise bahtın dönüşü ile tanımanın beraber gerçekleşmesidir. Korinthoslu habercinin getirdiği haberlerle iyi olan (adaletli bir kral, annesiyle evlendiğinden ve babasını öldürdüğünden habersiz) bahtın, felakete doğru dönüşünü görürüz. Felakete dönen baht sırasında Korinthoslu haberci ve Laios’un çobanı sayesinde tanımanın gerçekleşmesi, asıl kimliğini öğrenmesi bahtın dönüşünü tamamlar. Yukarıda Aristoteles’in en iyi olarak tanımladığı tragedyalarda bahtın dönüşünün bu şekilde olması gerektiğini söylemiştik. Dolayısıyla Sophokles’in Kral Oidipus tragedyası Aristoteles’in yansıtma kuramındaki birçok kavramı kendisinde toplar.


Yansıtma kuramının temellerinin Platon’un diyaloglarında atıldığı ama Platon’un düşüncelerinin tutarsız olduğu ortadır. Yine de gerek sanat tarihi açısından gerek edebiyat kuramları açısından oldukça önemli fikirleri vardır. Çünkü ciddiyetle sanatın problemleri üzerine düşünen ilk kişi odur. Kendisinin fikirleri öğrencisi Aristoteles ve kendisinden sonra gelen düşünürleri etkilemiş, bu alanda düşüncelerin derinleşmesini sağlamıştır.


Aristoteles ise Platon’un öğrencisi olmasına rağmen fikirleri açısından çoğunlukla hocasından ayrılmış, kendi özgün sanat kuramını ortaya koymuştur. Yazdığı Poetika adlı eseri bilinen ilk tutarlı sanat kuramını içermesi açısından oldukça önemlidir. Aristoteles’in fikirleri hem batı düşünürlerini hem de doğuda İslam düşünürlerini etkilemiştir. Rönesans döneminde eserleri tekrar ortaya çıkarılmış, fikirleri yeniden yorumlanmıştır. Bu yorumlamalar yansıtma kuramının temellerinin atıldığı ilk yıllardan günümüze kadar gelmesinde önemli rol oynamıştır.


Kral Oidipus’a Platon’un felsefesi bağlamında baktığımızda, eserin Platon’un edebiyat görüşlerine pek hitap etmediğini, onun onaylamayacağı yönleri olduğu ortaya çıkmıştır. Aynı eser Aristoteles’in görüşleri ışığında değerlendirildiğinde, onun yansıtma kuramına, mimesis kavramına uyan pek çok noktası olduğu görülmüştür. Dolayısıyla bir eseri yansıtma kuramı bağlamında incelerken ele alınan yansıtma kuramının hangi kavramlar ve düşünürler etrafında inceleneceği net bir şekilde ortaya konulmalı, esere bu anlayışla yaklaşılmalıdır.


Kaynakça

Aristoteles. (2013). Poetika. İstanbul: Say Yayınları.

Cömert, B. (1978). Aristoteles'te Mimesis (Benzetme) Ve Yansıtma Kuramı Açısından Güncelliği. Ulusal Kültür , 37-48.

Eagleton, T. (2014). Edebiyat Kuramı. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Erkman- Akerson, F. (2010). Edebiyat ve Kuramlar. İstanbul: İthaki Yayınları.

Kolcu, A. İ. (2008). Edebiyat Kuramları. Ankara: Salkımsöğüt Yayınları.

Moran, B. (2017). Edebiyat Kuramları ve Eleştiri. İstanbul: İletişim Yayınları.

Platon. (2015). Devlet. İstanbul: İş Bankası Yayınları.

Sophokles. (2017). Kral Oidipus. İstanbul: İş Bankası Yayınları.

Türk Dil Kurumu. (2019, Aralık 15). Türkçe Sözlük. Türk Dil Kurumu Web Sitesi: https://sozluk.gov.tr/ adresinden alındı


Almira Koç

(212) 526 16 15 / 527 50 32

Divanyolu Cad. No:14

Sultanahmet / İstanbul