• Osman Süreyya Kocabaş

Veba Günlerinde Fas

Saatlerce içinde oturarak o dönemlerde talebelerin elinde büyükçe kitap veya bir deste tomarla kapıdan girişlerini ve sırtını sütuna yaslamış müderrisin etrafında halka oluşlarını hayal ettim.

16 Mart’ta Fas’tan ülkeye dönerken hissettiğim güven duygusunu daha önce hiç yaşamamıştım açıkçası. Hâlbuki Fas’a gitmeden bir hafta önce Moya’nın Tiksinti romanını okurken benzer duygular hissetmiştim. Gerçi Moya kadar abartılı öfkelenmesem de aslında yurtdışına her çıkma isteğim bu ülkeden kafamı çıkartıp biraz nefes alma ihtiyacı duyma gerekliliğinden fazlası değildi.

O günlerde Dünya Sağlık Örgütü korona hastalığının “pandemi” olduğunu yeni açıklamıştı ve tarihlerde okuduğumuz veba zamanlarına girdiğimizi fazlaca hissediyordum. Biz de tam o haftalarda beş arkadaş gözümüzü karartıp Fas’a gitmeye karar vermiştik. Tarihe tanıklık etmek mi dersiniz buna bilmiyorum ama tarihi sadece okumak çok güzel oluyor, tarihi yaşamak ise sarsıcı. Daha iki yıl önce master tezim için Osmanlı İstanbul’undaki veba günlerinde insanların içinde olduğu durumu okudukça içimde garip hisler olmuştu ama bu kez okuduğum satırlar karşımda simülasyon şeklinde vücut bulmuş ve sonunu kestiremediğimiz kara ölüm bu kez bizi kovalıyordu.

Döndüğümüzde Sabiha Gökçen Havalimanı sakindi, sessizdi ve fazlasıyla boştu. Ankara’ya doğru yola devam ettik ve on dört gün boyunca karantinada kaldık. Ben ve arkadaşlarımda büyük bir gerilim vardı. En ufak kuru öksürük ve yüksek ateş bizim ölüm fermanımızın yazıldığı yahut kalemimizin kırıldığının belirtisiydi. Muayene olduğumuz doktor ilk yedi sekiz günün çok kritik olduğunu ve bu günlerde bir şey çıkmadıysa kolay kolay çıkmayacağını söylemişti bize. Ve zorlu yedi gün başlamıştı. Ama bir taraftan da rahatlık içindeydim çünkü ülkedeydim. Yerimdeydim evindeydim. Biz Fas’ta iken Avrupa bu hastalığın karşısında diz çökmüştü. Uygar dünya şoktaydı hem de nasıl bir şok… Peş peşe çaresizlik açıklamaları geliyordu. Bu nedenle yurtdışındayken kendimizi bir kapanda hissetmeye başlamıştık. Ülkeden, evlerimizden çok uzakta ve sığınacağımız yer olmadan geziyorduk. Hâlbuki geç fark etsek de gerçekten zamanın inceldiği noktaya gelmiştik ama gelecek günlerde neler olacağını ise bilmek istemiyorduk.

Bir hafta öncesine dönelim ve biraz da Fas’tan bahsedelim. 7 Mart’ta Kazablanka’ya gecenin ortasında inmiştik. Hava Türkiye’ye göre sıcaktı tabi. Havadayken bizi sıkıştıran virüs korkusu uçaktan indikten sonra azalmıştı. Yedi günlük gezi rotasını da o esnada kararlaştırdık. İndikten sonra kiraladığımız aracı alarak Marakeş’e doğru yola koyulduk. Uykusuzduk ve yol gittikçe uzuyordu. Ama ben hâlâ farklı bir ülkede olduğumu hissedemiyordum. Otoban gişesine geldiğimizde görevliler bizden dirhem istemişlerdi. Tedbirsiz gittiğimiz için yanımızda sadece dolar vardı ve o da işe yaramadı. Gece saat 3 sularıydı. Olduğumuz yerde döviz çevirmeye imkân yoktu zaten. Dümdüz otobanda kaldık yani. O esnada gişeden geçen bir başka aracın önüne atladım. Çat pat anlaşarak para istedim. Bizi kırmayıp para değişimi yaptı. Sonradan öğrendim ki aslında bizim için karlı bir döviz değişimi olmuştu ama bilerek yapmamıştım bunu. Umarım beni affeder. Marakeş’e vardığımızda sabahın altısı ve kent boştu. Kare tabanlı upuzun minareleri görünce artık yavaş yavaş Türkiye’den sıyrılmıştım. Bir taraftan airbnb’ye bakıyoruz bir taraftan da şehrin dar sokaklarında kalacak yer arıyorduk. İlk bulduğumuz apartın sahibine ulaşamadık. Klasik Ortadoğu gevşekliği işte. Sonra Marakeş’in uzak ve sakin bir yerinde apart bulduk. Daha dinlenemeden şehri gezmeye başladık. Çünkü Marakeş gizemini çok merak ediyorduk ve iki günde ne kadar çok gezersek bize kârdı.


Marakeş sûkları (çarşıları) Bursa’daki hanlar gibi ama sokakları çok dar ve kalabalıktı. Zaten kalabalığı güçbela yararak ilerlerken bir de motosikletliler bizi perişan ediyordu. Deri, halı dokuma ve attar dükkânları kendi sokaklarında gruplanmıştı. Halılar duvarlara asılarak teşhir ediliyordu. Baharatçıların olduğu sokaklarda mentol kokusu baskındı. Çeşit çeşit adını bilmediğimiz renk renk baharat tozları sergileniyordu. Esnaf ise aşırı ilgi gösteriyor, bir şeyler ikram edip ürününü ısrarla satmaya çalışıyordu ama bir Kapalıçarşı esnafının ısrarcılığı yoktu. Şehir labirent gibiydi, her bir sokak yeni bir yere açılıyor ve geldiğimiz yeri bir daha bulamıyorduk. Dar sokaklarda kaybolmak çok kolaydı bizim için. Dar sokaklar bazen tünellerle ilerliyordu. Bunu fırsata çevirip bizi bir yerlere götüren çocuklar gençler vardı ve ilk başta yardım ettiklerini sanıp peşlerine düşünce para karşılığı bizi götürdüklerini öğrendik. Hakikaten burada her ne yapıyorsan karşılığında bir şey veriyordun. Biz dar sokaklarda dolaştıkça kendimizi Alman gibi hissediyorduk tabi. Orada hijyen çok aşağı seviyedeydi. Hatta korona virüsünün buraya gelme imkânının olmadığına çünkü buradaki yerli virüslerin koronayı peynir ekmek gibi yiyeceğine inandık. Marakeş’te de sık rastladığımız gibi bütün Fas’ta çok güzel kapılar vardı. Adeta ülke tüm sanat birikimini kapılara dökmüştü. Hani derler ya Selçuklu geometrik desenlerin şahane ahengi ve görsel zevki falan. Endülüs esintisi bambaşka gerçekten. Marakeş’te konaklar dışarıdan mütevazı ön cepheye sahipti ama içeri girdiğinizde şaşkınlık yaratıyordu bize. Duvarlarda işlenmiş renkli simetrik desenler. Tavanlar gözünüzü ayıramayacağınız detaylarda işlenmişti. Zemin de geometrinin ahenkli sahnesiydi. Konağın ortasında küçük bahçe ve ortasında fıskiyeli havuz başka bir dünyaydı gerçekten. Bahçeye bakan duvarlar revaklıydı. Tercih edilen duvar rengi beyazdı. Bu sayede işlenmiş desenler ön plandaydı. Yerel lezzet konusunda ilk seferde kötü bir pastilla deneyimimiz olmuştu.

Fas’ta yerel lezzetten uzak durmaya karar vermiştik ama dayanamayıp bir de tacin denedik. Tavuk tacin kırmızı etli tacinden daha başarılı sayılırdı. Akşam Marakeş farklı bir dünya oluyordu. Dükkânlar daha canlı, dar sokaklar daha kalabalık ve insanlar da daha hareketli... Cemaa’l-Fna Meydanı akşamları oldukça kalabalık ve eğlenceliydi. Yer yer Avrupa'daki meydan eğlencelerini andırsa da açıkçası daha gümbürtülüydü. Dans eden yılanlar, omuzlarda dolaşan maymunlar, renkli kuşlar ve şov yapan insanların bir araya geldiği kocaman bir sirkti bu meydan. Bir taraftan da her sokak kuytusunda yanımıza sinerek “haşiş” satanlara rast geliyorduk. Hayır dedikçe fiyat düşüyordu ve çok ısrarcı satıcılardı. Gün batımının kızıllığı altında meydandaki ışıklar insanlarla birlikte eğleşiyordu. Çölün göğünden mi yoksa duvar renginden mi bilmiyorum ama akşamları evlerin duvarları daha kızıl oluyordu. Canetti’nin Marakeş’te Sesler'ini okumadan gitmiştim buraya. Kitabı okuduktan sonraki yorumum ise Canetti’den bize çok şey değişmediği yönündeydi.

Marakeş’ten sonraki durağımız Suveyra adlı sahil kentiydi. Şehirlerarası yolda istisnasız polis çevirmekteydi ve ummadığımız kural ihlallerinden ceza yiyorduk. Bütün gezi heyecanımızı düşüren bir vaziyetti bu. Tabi içinden geçtiğimiz köyler ve selamladığımız köylülerin durumu bize garip geliyordu. Ama ilginç olanı da yol boyu dizilmiş argan ağaçlarına tırmanmış keçilerdi. Tabi tam Instagram manzarası oluşturan bu sahneleri fotoğraflandırmak da ücretli oluyordu. Ya keçi çobanı geliyor para istiyordu ya da başka birisi. Argan yağı sanırım Fas’ın başat zirai ürünüydü. Fas deyince aklınıza hemen çöl gelmesin. Evet, Sahra’nın batısına konuşlanmış bir ülke için çöl kısmı oldukça genişti ama kentlerin yerleştiği batı kısımları oldukça ormanlık ve ziyadesiyle yeşildi. Özellikle Rabat’ın kuzeyi ve batısı sık ormanlıktı. Suveyra şirin bir sahil kentiydi. Doğallığı korunduğu için bize otantik geliyordu. Marakeş gibi karmaşa yoktu tabi. Zaten Marakeş’teki karmaşa Fes gibi bir diğer büyük Fas kentlerinde vardı. İki şehir birbirine çok benziyordu. Hatta Fes, Marakeş’ten daha geniş gelmişti bize. Doğal olarak 7. yüzyılda kurulmuş Fes’in barındırdığı tarihi yerleşimin Türkiye’de benzeri yoktu.

Suveyra şirin bir sahil kentiydi. Binaların duvarı beyazdı ve hepsi otantikti. Yeni yapılar da eski mimari usulü takip ediyordu. Muhkem ve küçük sahil kalesinin duvar dibini okyanus dalgaları dövüyordu. Yarım günde bitecek bir gezi programıyla Suveyra, Marakeş’in yarattığı tozlu karmaşanın yorgunluğunu üstümüzden almıştı. Oradan ülkenin kuzeyine doğru Tanca istikametine yönelmiştik. Meşhur gezgin İbn Battuta’nın doğduğu kentti Tanca. Fas’ın en Avrupai şehriydi ve kentin cephesi diğerlerine nispeten daha moderndi. Tanca’nın sahil şeridi çok rahatlatıcıydı. Kumsalı geniş ve diğerlerine nispeten temizdi. Atlas’ın şekillendirdiği kıyı şeridinde ilginç doğal şekillere rastlıyorduk. Bunlardan birisi Herkül Mağarası adı verilen ilginç mağaraydı. Mitoloji anlatılarına göre bu mağarada olan Herkül’ün vurduğu darbelerin şiddetiyle Afrika ve Avrupa kıtaları ayrılmış. Mağara duvarlarında doğal görünen şekiller vardı. Ayrıca mağaranın güzel tarafı, denizi gören oyuğunun çok iyi fotoğraf çekiliyor olmasıydı.

Tanca’dan sonraki durağımız Şafşavan adı verilen küçük kasabaydı ama hayal kırıklığı yaşatmıştı. Evet, mavi duvarlarıyla sıradan bir Ege kasabasından halliceydi. Belki iyi bir balayı menzili olabilir ama belki. Ama Şafşavan’dayken Fas’ta geçirdiğimiz beşinci gün olmuştu. Korona etkisini hissettiriyordu ve psikolojimiz bozulmaya başlamıştı. Stresten kaynaklı göğüs ağrıları gecemi kâbusa çevirmeye başlamıştı. Ekipten kimsede telaş olmasın diye dişimi sıkarak sabahı bulmuştum. Zaten korona gündemden düşmüyordu. En ufak öksürme, ateş belirtisi hepimizi ateş üstünde tutacaktı. Zaten belli saatlerde ateşimizi ölçüyorduk. Bir taraftan işi gırgıra çevirerek kendimizi rahatlatsak da acı bir şekilde korona dünyayı ele geçirmeye başlıyordu ve sürekli son gelişmeleri takip ediyorduk. Ülkeler sırayla sınırlarını kapatmaya başladılar. Türkiye de belli ülkelere olan seferleri durdurmuştu. O günlerde Türkiye ilk vakasını açıklamıştı. Ama hiçbirimiz aylar sürecek karantina hayatını ummuyorduk. Hâlâ kafelere, restoranlara ve kalabalık yerlere gidiyorduk.


Fas’ı Fes kentiyle tanımıştım. Şansımıza o gün cumaydı ve çoğu dükkân kapalıydı. Dar ve büklüm sokakların sonunda yeni sokaklar çıkıyordu. Sıra sıra dükkânların ahşap kapıları kapalıydı. Ama bu sayede Fas kapılarının güzelliği daha belirgin bir şekilde teşhir olmuştu. Büyükçe bir açık hava müzesini andıran Fes’te Attarin ve Karaviyyin Medreseleri şansımıza açıktı. Sütun ve revak işlemeleri baş döndürücü bir detayda ve korkunç boyuttaydı. Adeta küçük Elhamra Sarayı’nı andıran ama en az onun kadar şahane yapılardı. Zaten Fas sarayları Endülüs’ün gölgesiyle inşa edilmişti. Fes’teki bu medreseler özellikle Karaviyyin Medresesi, 850 gibi erken bir tarihte bir kadın tarafından desteklenerek inşa edilmiş ve görece tarihin en eski yükseköğretim merkezlerinde biri kabul edilmekteydi. Saatlerce içinde oturarak o dönemlerde talebelerin elinde büyükçe kitap veya bir deste tomarla kapıdan girişlerini ve sırtını sütuna yaslamış müderrisin etrafında halka oluşlarını hayal ettim. Tabi ki zihnimdeki manzara John F. Lewis’in Arap Okulu tablosundan halliceydi.


Fes’ten sonraki istikametimiz Rabat ve Kazablanka şehirleriydi. Fas’ın diğer kentlerine nazaran daha geç tarihli kurulmuş bu iki şehir İskenderiye ve Beyrut gibi diğer sahil Arap kentlerine çok benziyordu. Kafe ve restoranların sıra sıra dizildiği Boulevard de la Corniche adını verdikleri sahil yolu aynı isimle diğer büyük sahil Arap kentlerinde de vardı.

15 Mart gecesi Kazablanka’dan İstanbul’a dönüyorduk. Ancak küresel pandeminin infilak şafağında bizi peş peşe aksilikler yakalamıştı. İlk önce dönüş uçağımızı anormal sebeplerle kaçırmıştık. Zaten virüs kapma korkusuyla temkinli gezdiğimiz havaalanında uçağı kaçırdıktan sonra yaşadığımız moral bozukluğu bizi savurmuştu. Artık ne antiseptik ne de maske ve sosyal mesafe umurumuzdaydı. Zaten havaalanı, bir an önce ülkesine dönmeye çalışan on binlerce insan kalabalığıyla dolmuştu. Bir taraftan Türkiye’nin hava sahasını kapatmaması için dua ederken diğer taraftan da sağdan soldan İstanbul biletleri arıyorduk. Gayet ucuza getirdiğimiz Fas gidiş dönüş bileti yalan olmuş artık ücreti ne olursa olsun ilk uçakta ülkeye dönme telaşına düşmüştük. THY ve Pegasus bilet satışlarını durdurmuştu. Saatlerce aç ve susuz havaalanında dolaşırken X-ray cihazında telefonumu kaptırmıştım üstelik. O an hissettiğim psikolojik yıkımı daha önce hissetmediğim gibi belki bir daha asla hissetmeyebilirim. Çünkü aylar sonra bile hâlâ rüyalarımda telefonumun kaybolduğunu görüp sıçrayarak uyanıyordum.


16 Martta ülkeye indiğimizde Fas’ta bizi saran pandemi korkusu ilginç bir şekilde azalmıştı. Sanki Türkiye’de virüs yokmuş gibi rahat davranıyorduk ama burası da teyakkuza geçmişti. Nitekim kendimizi 14 gün boyunca eve kapatmıştık. Peş peşe kötü haberler gelmeye başlamıştı Türkiye için. Her günümüz daha bunaltıcı hâle dönmüştü. Bağışıklığımızı güçlendirmek için giriştiğimiz çabalar bende yeni alışkanlıklara dönüştü. Mesela bende kahvenin yerini kefir almış ve kefir bağımlısı olmuştum. Peş peşe süren bunaltıcı günlerde nadir de olsa çok güzel haberler alıyordum. Bunlardan birisi işyerinde kendisine değer verdiğim ablam kadar sevdiğim amirim Esra Hanım evlenmişti. Hayat devam etmeliydi tabi ki. O günlerde zihnimde bu veba günlerinin mayıs başında biteceği hissi vardı nedense. Ya da bitmesini istiyordum. Tekrar Fas gibi otantik dünyasını koruyan ülkelere gidebilmek için. Şu an ise bana çok yakın gelen Ankara bile artık çok uzak menzil olmuştu hâlbuki.


Osman Süreyya Kocabaş

(212) 526 16 15 / 527 50 32

Divanyolu Cad. No:14

Sultanahmet / İstanbul