Selim İleri ile Söyleşi

Hayatım boyunca hiç plan yapmadım. Bu yüzden de tabii sorun çıktıkça başa dönüp hep yeniden yazdım.

Efendim, ilk sorumuz ilk kitabınızla ilgili. Bir eczane sponsorluğunda ilk kitap çıkarma maceranız var. Ondan biraz bahsedebilir misiniz?


Çok yazıldı çizildi o. Bir tutkuydu benim için kitap çıkartmak. On sekiz yaş civarındaydım, on sekiz yoktum bile. Fakat yazdığım şeyleri yayımlayan hiçbir yer yoktu, ne dergiler ne gazeteler. O yıllarda tefrika romanlar hâlâ gazetelerde yayımlanıyordu. Sonunda bu olmayınca kendim çıkarmaya karar verdim. Lisede Fransızca öğretmenimiz Vedat Günyol’du. Çok değerli bir edebiyatçıydı aynı zamanda. Onun tanıştırdığı bir matbaadan bir hesap almıştık. Bin lira mıydı neydi o günün parasıyla hatırlamıyorum ama o para bende yok. İşte o sırada teyzemin eczanesinin kasası yardımcı oldu. Teyzemin bundan haberi yoktu tabii. Çok uzun yıllar sonra anılarımızda Handan Şenköken’le gerçekleştirdiğimiz bir anı kitabında bunu açıkladım. Teyzem de hayattaydı, çok şaşırdı. Paranın eksildiğinin farkındaymış ama benden şüphelenmek hiçbir zaman aklına gelmemiş. Ve zavallı dayımın oğlundan şüphelenmiş. O daha serkeş bir çocuktu. Ama tabii aradan otuz sene geçmiş, zaman aşımı olmuş. Hatta o anılarda “Yazarlığımın herhalde büyük bir payını teyzeme borçluyum.” demiştim. Bu da onu memnun, mutlu kılmıştı.


Edip Cansever gibi birçok edebiyatçı yayımladıkları ilk şiirleri, ilk kitapları, biyografilerinden kaldırttılar. Siz de böyle bir pişmanlık duydunuz mu?


Rahmetli Edip Cansever de olsun, rahmetli Necatigil de olsun -o da ilk kitabını, Kapalı Çarşı’yı uzun yıllar tekrar yayımlatmamış- sanıyorum ki o kuşağın titizliğiyle, okur karşısındaki dikkati, özeniyle ilgili bir şey. Okura o zayıf addedilmiş ürünleri çıkartmak istememeleriyle ilgili bir şey. Ben de “Cumartesi Yalnızlığı”nı uzun yıllar tekrar yayımlamadım. Onları örnek aldığım için herhâlde. Ama çok uzun yıllar sonra -Doğan Kitap’ta çalıştığım bir dönemdi- yayımladık ve hatta o dönemde, dergilerde kalmış olan, hiçbir kitaba girmemiş bir iki hikâye vardı, onları da aldık. Düşündüm ki insan ne yazmışsa o yaşta onu yazmış. Şimdi tekrar okuduğum vakit -içtenlikle yazılmış şeyler, çok amatör de olsa- bir ikisini çok kötü bulmuyorum. Necatigil’in de mesela “Kapalı Çarşı”sı bir başyapıttır. Rahmetli aşırı hassasiyet gösterip onu uzun yıllar yayımlamamış. Yahya Kemal kitap yayımlamamış, enteresan bir şey. Dıranas da mesela ne kadar geç yayımladı, altmış yaşlarında falan bir adamdı, sadece tek bir kitapla kaldı. Öyle bir titizlik oluyor ama düşündüm. Neticede, hele ki bugünkü yayın dünyasına baktığımızda eski bir kitabı bin çeşit şekilde bulmak mümkün. Nadirkitap’tan (nadirkitap.com), başka yerlerden... Yayımlansa ne olacak dedim ve yayımladık.

Peki, gençlerdeki bu “Aman bir kitabım çıksın!” tutkusu hakkında ne düşünüyorsunuz? Acele işe şeytan mı karışır, ilk suçun günahı olmaz mı, ne diyorsunuz?


Hiç günahı olmaz. Zaten bir insanda edebiyat tutkusu varsa ona gönül vermişse günah olsa da ne olacak? Sonuçta onu sevaba çevirmek de mümkün. Ama ellisini geçmiş bir yazarın...


İlk kitaplardan ve genç yazarlardan bahsetmişken Wattpad hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum. Son dönemlerde fazlasıyla olumsuz eleştiri alan bir mecra.


Buna hoşgörüyle bakmak lâzım. Çünkü zaman eleyip geçer. Hem içlerinde birisi bu hevesi duyuyorsa bakarsınız bambaşka bir yöne gider. Yolu tıkamak değil yolu açmak daha doğru diye düşünüyorum. Çoğu elenecek zaten onların ama zamana bırakmak en doğrusu. Bir de edebiyatın çehresi değişti tabii, öyle bir şey var. Bugünkü edebiyatla bizim kuşağı yetiştiren, az önce andığımız Necatigiller, Edip Canseverler, onların edebiyat anlayışı bambaşka. Bugün istenen şey popüler olması, satması. Edebiyat birikimi üzerine kurulu bir şey yok. Çoğu zaman cümle yanlışlarıyla dolup taşan şeyler pekâlâ yayımlanabiliyor. Eskilerin “kara cümle” tabir ettikleri kara cümle bilgisinden bile yoksun olan birtakım şeyler yayımlanıyor. Çehre değişti. Onun da etkisi var. Ama bu demek değil ki edebiyat bitti, hiç öyle düşünmüyorum. Az sayıda da olsa kalıcı olan devam edecektir.


TRT’de “Selim İleri’nin Not Defterinden” diye bir program yapmıştınız. Ben o yıllarda çocuktum. İzleyemedim ama izleyenler övgüyle bahsediyor. Şimdi TRT, arşivlerini yayımlamaya başladı fakat orada bulamadım. Sadece Attila İlhan’ın vefatı üzerine konuştuğunuz yirmi beş dakikalık bir bölüm var. Bunun dışında ulaşamıyoruz.


Gazete yazılarımın da dörtte üçünü de toplamadım hayatım boyunca. O programları da hiç değilse kendim arşivleyebilirdim. Daha önce yaptığımız programlardan bir tanesi, Not Defteri’nden çok daha önce, “Yeşilçam: Bir Rüya Ülkesi” gibi bir şey yapmıştık, iki hafta boyunca süren, onu bir sebepten dolayı aradık, başka bir yerde kullanmak için. Hülya Koçyiğit, Cüneyt Arkın, onlar vardı programın içinde, Türkân Şoray falan... Silinmiş. Bin dokuz yüz yetmişlerin sonundaki bir programdı. Belki bunlar da silinmiştir. Çünkü biliyorsunuz, hepsini arşivleyemiyor insanlar.


Türkçe epey renkli bir serencamı olan bir dil. Güzel, zengin, zarif bir Türkçeyi kitaplardan öğrenmek mümkün. Ama aynı şeyi telaffuz için söyleyemiyoruz. Hele de Türkçe gibi çok badireler atlatmış ya da atlatmaya çalışan bir dilde, düzgün telaffuzu nereden öğreneceğiz.

Tabii bu çok eskilere dayanan bir sorun. Bir imparatorluk dili. Elbette daha önce var olan bir dil ama daha sonra bir imparatorluğun dili olarak biçimlenmiş bir dil. İmparatorluk dendiği vakit çok ulusluluk işin içine giriyor ve o ulusların dillerinden de sözcükler. Hatta tamlamalar, cümle yapıları işin içine giriyor. Bu bir gereklilik de aslında. Ama sonra ulusal bir dile dönüşürken bugün tekrar bakılacak bir tasfiye hareketine girişiliyor. O yıllarda doğru. Fakat bugün baktığımda çok elden geçirilmesi, tartışılması gereken bir sorun. Bırakın telaffuzu, kelime haznesi açısından da yanlıştı. Mesela coşku kelimesini örnek verelim. Pekâlâ, herkesin kullandığı bir kelime fakat eşit anlamda heyecanı karşılamıyor. “Heyecanlandım!” başka bir şey, “Coştum!” başka bir şey. Şimdi baktığımız vakit iki ayrı anlam, iki ayrı kelime ortaya çıkıyor. Keşke bu tasfiye hareketi daha ılımlı olsaydı. Tamlamalar falan kalkıp dildeki zenginlik korunsaydı. Benim elli yıldan sonra dönüp baktığım vakit bin dokuz yüz kırkların Türkçesi, Refik Halit Karaylar, Peyami Safalar, hatta o devrin başka yazarları, onların dil anlayışları çok zengin. Hem öztürkçeyi kullanmışlar hem de o dönemin yeni kelimelerini kullanmışlar. Ayrıca eskiyi bir mirasyedi savurganlığıyla harcamamışlar. Telaffuz ayrı bir sorun. Ona gelince tabii, o nasıl öğrenilir onu bilemiyorum. Onda da şöyle bir şey var, imlâ kılavuzu sık sık değişen bir ülke burası. Benim elli yıllık, hatta ilkokul yıllarıma giderseniz altmış beş yıllık zaman diliminde yedi sekiz kez yeniden imlâ öğrenmem gerekti. Şapkalar kalkıyor, şapkalar konuyor. Böyle olunca şapkaların kalkması imlada ciddi bir probleme yol açmıştır. Neyi uzatacak, neyi kısaltacak? Hatta belki yalnız uzatma işareti değil bir de inceltme işareti gerekiyor. Bugün baktığınız vakit yazım kurallarında tümü kaldırılmış vaziyette. Şimdi insanlardan nasıl temiz telaffuz bekleyeceksiniz? İnsanların yanlış konuşmasının kötü bir örnek teşkil etmesinin ötesinde telaffuz yazılı olarak da öğrenilebilir. Fakat bunların hepsini kaldırınca çok zor. Hatalı konuşan insanları kınamak değil, anlayışla karşılamak gerekiyor. İmladaki bir birliğe hâlâ varamamış olmamız her anlamda çok önemli bir trajedidir.


Peki, sizce tiyatro oyuncularından ya da eski filmlerden öğrenmek mümkün mü?


Büyük ihtimalle en fazla oradan yararlanılabilir. Çünkü eski filmlerdeki seslendirme sanatçılarının dörtte üçü bu konuda ciddi bir tahsilden geçmiş insanlardı. Fakat orada da ne vardı? Herkes çok düzgün konuşuyordu. O da tuhaf bir şey oluyor. İnandırıcı değil. Mesela ben hala “börek” diyemem, “böörek”; “lise” diyemem, “liise”. Bu, insanın karakteriyle ilgili. Telaffuz “dünyā” demiyor, “dünya” diyor; “edebiyātımız” demiyor, “edebiyatımız”... İşte bunlar hep uzatma işaretinin olmayışının sonuçları.


Peki, yazma konusuna dönecek olursak bir yazma düzeniniz mi var yoksa ilhamla mı yazıyorsunuz?


İlham denilir mi ona bilmiyorum ama kafanızda bir şey oluyor “Bunu yazabilirim, bu hikâye olur, bu roman olur, bundan hiçbir şey çıkmaz.” bu tarz bir medcezir, bir gelgit oluyor. Fakat bu bir esinlenme midir, ilham perisi gelip omzuna oturuyor mu? Zor. Bir de tabii uzun yıllar profesyonel yazarlık yaptıktan sonra bir şeyin nasıl yazılacağı hakkında fikriniz oluşuyor ve o kendiliğinden çıkıyor. Teknikler üzerine de yıllar yılı çalıştığınızdan dolayı hangisinin neye uyum sağlayacağını biliyorsunuz. Ama hiç programlı da yazmadım. Bir billurlaşma olur, her şeyi görürüm, sonra bu başka bir yere gidebilir ama başta hepsini görürüm. Oturup yazmaya başlarım. Sonra da plan yapmamanın problemleri de arkasından çıkar. Hayatım boyunca hiç plan yapmadım. Bu yüzden de tabii sorun çıktıkça başa dönüp hep yeniden yazdım. Hiç yüksünmem. Bir kitabın ilk otuz hatta elli sayfasını elli kez yeniden yazdığımı söyleyebilirim. Sonra o kendisine bir akış bulur ve bundan da sonra çok tekrarlayarak gitmem, yer yer değiştiririm. Ama başka türlü yazanlar da var tabii, çok insan tanıdım. Kemal Tahir mesela, tezli roman yazardı ve onları çizip kağıt üstünde görüp o plana göre hareket ederdi. Ben o tarz tezli bir şey yazmadığım için, belki onun da getirdiği bir rahatlık vardı, hiçbir zaman planlı programlı bir şey yapmadım. Olmadı, başa döndüm. Ama bazen de başa dön, başa dön, bir şey çıkmıyor, o zaman da toptan bıraktım.


Siz de Papirüs’ün müdavimlerindendiniz. Yaşar Kemal gibi, Cemal Süreya gibi...


Cemal Süreya pek gelmezdi. Çekingen bir adamdı. Onunla yazıhanesinde buluşulurdu. Ama Yaşar Kemal gelirdi. Edip Cansever de gelirdi. Ama Cemal Süreya’nın bir defa böyle lüks yerlere eğilimi, isteği yoktu. Daha salaş yerleri seven bir adamdı ve çoğu zaman da kendi iç dünyasında yaşardı. Ahbaplıkları, yemekleri, öyle şeyleri yoktu Cemal Süreya’nın. Kendi evindeki bir dünya vardı.


Peki, Nahit Hanımın evi?


Cemal Süreya oraya gelirdi. Nahit Hanımın evi, Fransızların “Salon littéraire” dedikleri tarzda bir yerdi. Oraya herkes gelirdi. Çok enteresan bir kadındı Nahit Hanım. Kendine mahsus demokratik bir imparatoriçeydi. Sağdan insan gelirdi, soldan insan gelirdi ama kimse kimseyle münakaşa etmez, terbiye dışı hiçbir şey olmazdı. Nahit Hanım da dikkatli, onlara müdahale eden bir insandı. Son yıllarında artık çok yaşlandı Nahit Hanım, yavaş yavaş el ayak çekti herkes. Haftada bir kere cumartesi buluşulurdu. O cumartesi yavaş yavaş ayda üç cumartesi, bir cumartesiye düştü. Bir iki müdavimi kalmıştı. Ve öyle yavaş yavaş yalnızlık içinde bitti. Türkologlar falan da gelirdi Nahit Hanım’a, yurtdışından, Amerika’dan. Bir keresinde Amerika’dan Türkolog bir hanım gelmişti, bin dokuz yüz yetmişli yılların sonu. Ben çok gençtim o zamanlar. İlk Aşk-ı Memnu dizisi oynuyor televizyonda fakat hiç kimse diziyi seyretmiyor. Bir süre sonra kadın “Nasıl böyle bir şey olur? En büyük yazarınızın eseri televizyona aktarılıyor, hiçbiriniz bakmıyorsunuz!” demişti. Öyle bir dünyaydı o.


Peki, bugün her yerde kafeler açılıyor ama öyle ortamlar artık yok. Ya da var da biz mi bilmiyoruz?


Hiç bilmiyorum. Görüştüğüm çok insan var ama o zamanki gibi edebiyatçıların, ressamların bir araya gelip sanat konuştuğu bir dünya kalmadı herhalde. Yalnız benim için, sizin için değil, zaten öyle bir şey kalmadı diye düşünüyorum. Mesela Edip Cansever, şiirini okur ve beğenildi, beğenilmedi, onlar için müthiş kafa yorardı. Şimdi yok böyle bir şey. Bundan sonra da olmaz gibi geliyor. Herkes kendi başına biraz. Gerçi belki yeni nesillerden bir şey çıkabilir.

Sizin yeni yazarları tanıtmanın yanında unutulanları hatırlatmak gibi bir alışkanlığınız da var.


Evet, bunun bir görev olduğunu da düşünüyorum. Ayrıca yalnız görev olduğundan değil aynı zamanda yenilikçi edebiyatımızın iyi bir okuyucusu olduğumu düşünüyorum. Hayatım boyunca onları yeniden yorumlama isteği duydum, hayranlığım hiç geçmedi. Dün başka türlü bakarken yaş aldıkça bugün başka türlü bakmaya başlıyorsunuz. Bizim yenilikçi edebiyatımız hiç de ders kitaplarında veya bazı edebiyat tarihlerinde söylendiği gibi hafif bir edebiyat değil. Ciddi emekler ve eserler var. Hem öyküde, hem romanda, hem şiirde hatta denemede. Bunlar ne yazık ki bugünün okurunu ilgilendirmiyor. Mehmet Rauf’un Aşk-ı Memnu üzerine bir incelemesi varmış. O yazıyı İnci Enginün ile Zeynep Kerman, Dergâh Yayınları’nda yayımladığı dört ciltlik “Yeni Türk Edebiyatı Metinleri” antolojisinde yayımladılar. Ben o yazıyı okuduğumda elli beş altmış yaşıma gelmiştim. Daha önce okusaydım daha başka türlü bakacaktım ama ancak yıllar sonra fark ettim. Şimdi Aşk-ı Memnu okunuyor sözüm ona ama Mehmet Rauf’un yazısından İnci Hanım ile Zeynep Hanım dışında kimsenin haberi yok. Bir trajedi var ortada. Bir edebiyatın edebiyat olması için bir geçmişinin olması lazım. Bir devamlılık olmalı. Bu geçmişin, edebiyat okuru tarafından ve bilhassa da edebiyatçı olmak isteyenler tarafından çok iyi bilinmesi gerekir. Hüseyin Rahmi Bey’i bile bilmiyorlar. Bir de şöyle bir şey var ki çok büyük bir hatadır. Türkçeleştirme adı altında kıyım yapıyorlar. Eski dilde bıraksanız onun da bugünün okuruna hitap etmesi çok güç. İyi sadeleştirmeyi eskiden eskiyi de yeniyi de çok iyi bilen uzman kişiler yapmış. Mustafa Nihat Özön yapmış, Tahir Nejat Gencan yapmış. Bu adamlar iki dili de çok iyi bilen adamlar. Mesela Nejat Gencan, Hüseyin Rahmi’yi sadeleştirirken hiçbir zaman deyimlere dokunmamış. “Sırra kadem bastı”yı “gize ayak bastı” yapanlar var bir de. Mümkün değil böyle bir şeyin olması. Aşk-ı Memnu olsun, Eylül olsun, Araba Sevdası olsun, bunlar yabana atılacak eserler değil. Tolstoy’dan bahsetmiştik, onların da kendi çaplarında bir Tolstoy’lukları var. Eylül’ün kimse farkında değil. Türk Edebiyatı bastı onu Allah’tan. Baktım, temiz de bir sadeleştirme üstelik. İnşallah yeni kuşaklar öyle bir sadeleştirmeden okur Eylül’ü. Çok ciddi bir roman. Âmâk-ı Hayâl bir başyapıt devrine göre. Olağanüstü bir kitap. Âmâk-ı Hayâl’i bana ilk söyleyen de Cemal Süreya’dır. O da yeni keşfetmişti, ben de yirmili yaşlarımdaydım ve hayatım boyunca kaldı bende o kitap. Muhayyelat-ı Aziz Efendi mesela, devrinin en büyük hikâye kitaplarından birisi. Müthiş bir senteze gitmiş orada yazar, belki farkında olarak, belki farkında olmadan. Modern hikâye anlayışıyla yazılmış ama bütün imgeleri ve ifadesi bir geçmiş zaman havası estiriyor.


Yeni yazarlardan okuduğunuz var mı?


Tabii ama birinin ismini verip birini vermeyince bu beni çok üzüyor daha sonra. Mesuliyeti çok ağır.


Ben yazmak isterdim dediğiniz bir kitap var mı?


Var, çok var, çok uzun bir liste ama birkaç isim vermek gerekirse bizim edebiyatımızda Eylül’ü yazmak isterdim. Hatta yıllar yılı ondan esinli “Ağustos” diye bir roman yazmayı çok denedim ama altından kalkamadım. Tabii yalnız Eylül’ü değil, Peyami Safa’nın beni çok etkilemiş Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu yazmak isterdim, Oktay Rıfat’ın Bir Kadının Penceresinden de çok hayranlık duyduğum bir kitaptır. Şair olarak da mutlaka Necatigil’in şiirlerini ben yazmak isterdim. Batı edebiyatından Dostoyevski, Tolstoy’un Anna Karenina’sı, Virginia Woolf’tan... İki yüz üç yüz kitaplık bir kütüphane olur bu liste...


Son olarak genç yazarlara neler söylemek istersiniz?


Edebiyatı bırakmamalarını. Türkiye’nin geleceğindeki aydınlığın edebiyattan geçeceğine hâlâ çok inanıyorum. Sağdı, soldu, kaç nesil, edebiyatın öne çıkamaması yüzünden ne yazık ki birbirini öldürdü. Edebiyat bunlara şifa olacak en önemli sanatlardan birisidir. Onun için edebiyata bağlanmak gerek. Ve bunu yaparken de ideolojik bir yaklaşımla değil, edebî niteliği üstte tutarak yapmak gerekir.


Alparslan Beyhan

(212) 526 16 15 / 527 50 32

Divanyolu Cad. No:14

Sultanahmet / İstanbul

Anasayfa     Hakkımızda     Sayılar     Etkinlik     Yazılar     Basında Biz     İletişim