• Ali Oktay Özbayrak

Puslu Öyküler Atlasında Genç Öykücünün Pusulası

Kaosun içinden bir estetik yaratır öykü, daima kaostan beslenir. Durağanlık pek öyküye göre değildir bu coğrafyalarda.

Yazar: Ali Oktay Özbayrak

“Anlatılan hikâyedir, yazılan öykü.” diyordu öykünün büyük ustaları. Kadim anlatı geleneğimizi modern zamana evirdiğimiz sıralardı.

Dedem Korkut töresince anlattığımız hikâyeler, dökülen meteller, köy kahvelerinin muhabbeti, kış gecelerinin soba etrafı kandil ışıltısı masalları; genç kızların ince tığ oyalarla nakış nakış işlemesi gibi işlenip yazıya döküldüğünde öykü oluyordu.

Öykü/ hikâye tartışması dünyanın sonu gelene kadar sürecek, sınırları, sınırlandırılanları her daim belirlenmeye çalışılacak. Ama üzerindeki bu sis, bu pus hiç bitmeyecek. O yüzden bu karmakarışık coğrafyada genç öykücü, pusulasını da kendi yaratmak zorunda.

Elbette ki saldım çayıra/ mevlam kayıra, yapmayacak bunu. Büyük ustaları bilecek ama meydan da okuyabilecek sınırlarına.

Dinleyecek, biriktirecek ama ezberleyemeyecek. Dönüştürecek çevresinde ne varsa; kendi de dönüşecek. Bazen Rus toplumunda bir adalet arayıcısı olacak, bir palto olup bir evsizin sırtına geçecek bazense Latin Amerika kıyılarında bir dansa tutulacak ayakları. Bolivya dağlarında bir ateş yakacak, duvara bir yazı karalayacak. Ama puslu kıtalar atlasında hangi coğrafyada olursa olsun; kendinden bir parça bırakacak. Dede Korkut’tan aldığı desturu da unutmayacak, harmanlandığı kültürü de, mayasını da.

Kimi zaman Latin topraklarında ne arıyorsun diyenler olacak…

Müslüman coğrafyalar varken bize ters konuları ne işliyorsun diyenler…

Yahu iyi hoş da bu öyküler bizim toplum yapımıza ters diyenler olacak.

Ya da illa kendine yabancılaşmanı bekleyenler…

İşte genç öykücü önce bunlara meydan okuyacak.

Bunun savaşını verecek.

Biriktirecek.

Sonra puslu öyküler atlasında, kendi pusulasını bulacak.

Ayaklarında derman kalmayacak kimi zaman, yanında onu anlayacak bir dost bulamayacak.

Ama ne olursa olsun bildiğini okuyacak.

Biriktirdikleriyle beraber.

Latin Amerika! Boooooooom!

Latin Amerika’yı daima kendime yakın bulmuşumdur.

Akdeniz’in ateşi, canlılığı, samimiyeti metinlere de yansır daima.

Kıpır kıpırdır, öykü atmosferi okuru direk içine çeker.

Çokça siyasidir. Ama o kadar nahif işlenir ki öyküye yakışır.

Bizim de dokunduğumuz, yediğimiz, içtiğimiz siyasi olduğu için hoşumuza gider.

Sanat muhaliftir! Öykü muhalif! Bizde muhalif sözcüğü sakıncalıdır, kim duyarsa irkilir. Oysa sanatın, öykünün, romanın temelini bu sözcük oluşturur. Yazar, kendinden önceki söylenen sözleri beğenmemiştir ki yeni sözler söyler. Peki, bu beğenmeme muhaliflik değil midir?

Öykü ve romanın ana teminde ne vardır: Çatışma. Al sana muhaliflik. Günlük siyasete malzeme yapılmaz öykü, göstermesi gerekeni gösterir. Zira bir varoluş savaşıdır.

J. Cortazar vardır mesela. Her öykücü şüphesiz ki onun gibi bir yol arkadaşı ister. Cortazar’a göre öykünün anlamı konu ile bağlantılı değil tersine kendi sınırlarını aşabilme kapasitesindedir. Öznelliğin kazanıldığı bir dünya yaratırken gerçeğin kırılgan olduğunu ve toplumsal ilişkilerin belirli kodlarla sonuca bağlanamayacağını dile getirir.[1]

Kaosun içinden bir estetik yaratır öykü, daima kaostan beslenir. Durağanlık pek öyküye göre değildir bu coğrafyalarda.

Latin Amerika’da da, Mezopotamya’da da, Ortadoğu’da da.

İnsanı rahat olsa da, rahat bırakılmayan bu topraklarda, öykü de elbet kaosa dayanır. Ama kaostan bile estetik çıkarır. Sanat diyeceksek, yazarın dokunduğu her şey estetik olmak zorundadır.

Bu kaosun içinde bir kalıba girmemek önemlidir.

Mesela Meksika’da doğan Fuantes, çağının ve ülkesinin gerçeklerini dibine kadar irdelerken, Meksika halkının kodlarında beliren Aztek geçmişinin köklerini araştırır. Geleneksel yapıyı yıkarken, okurunu da öykünün içine sokarak ona can verir.

Fantastik, kendine özgü dokunuşlarıyla öyküsünü var edenler başta dışlansa da, emin olduğu yolda yürümeye devam edenler, yaptığına gerçekten inananlar sonunda dünyaya damgasını vurmuş yazarlar olmuşlardır.

Cortazar, Marquez, Fuantes, Asturias ve daha nicesi…

Latin halklarıyla benzememiz, coğrafyalarımızın kaderinin neredeyse aynı olması, toplumsal sıkıntılarımız öykü bağımızı da kurmuştur.

Puslu Öyküler Atlası’nda bu bölge iyi tanınmalıdır.

Genç öykücü biriktirmeli, dönüştürmeli ve topraklarına dönmelidir. Tıpkı Fuantes’in Aztek geçmişine dönmesi gibi. Bu topraklarda… Ne büyük bir geçmiş var. Dedem Korkut’tan kalma.

Öykünün elbette bin türlü hali var.

Bu bir hali…

Hâlleşme

Uzun bir yolculuğun müzmin yorgunudur genç yazar.

Gene de bir umut gördüğü ustasından fikir danışır.

Kimleri okumalıyım, ne yapmalıyım, nasıl yazmalıyım.

Fikrin hükümranlığı altına girmemelidir. Meydan okumayı bilmelidir.

Geçmişte büyük öykücülerimiz nasıl da Poe’yu, Calvino’yu, Cortazar’ı keşfedip onlarla harmanlandıysa çağının yazarlarını keşfetmelidir.

Borges’in çevrilmesini dört gözle senelerce beklerlermiş eskiden.

Şimdi ise İngiltere’den Avusturalya’ya nerede bir öykü kitabı çıksa, en kısa sürede elimize ulaşıyorsa bu yazarların ne yaptığını, ne yansıttığını, nasıl yazdığını keşfedip tartışarak genç yazarlar da birbirine yol açmalıdır.

Yoksa aynı şarkılar çalar durur.

Ve tüm sokaklar çıkmaz olur.

[1] Ayfer Teker Garcia, 20. Yüzyıl Latin Amerika Öyküsü, Ürün Yayınları, Nisan 2004

(212) 526 16 15 / 527 50 32

Divanyolu Cad. No:14

Sultanahmet / İstanbul