(212) 526 16 15 / 527 50 32

tedevalt.png

Divanyolu Cad. No:14

Sultanahmet / İstanbul

Anasayfa     Hakkımızda     Sayılar     Etkinlik     Basında Biz     İletişim

    Okur ve Fildişi Kule

    Bazı okurlar vardır ki bu mütemadiyen okuma hâlini, çok başka boyutlara taşır. Onlarda okumaya ve çalışmaya yönelik bir inziva hâli görülür. Bu inziva kendini fildişi kule ile inşa eder.

    “Çünkü sen benim için bir korunak, düşmana karşı güçlü bir kule oldun.” Alberto Manguel


    Okuma, zihinde meydana gelen karmaşık bir faaliyettir. Gözün satırlar üzerinde dolaşması ilk olarak okuma eylemi için bir anlam ifade etmez. Bu düz okuma boş bir bakıştan farksızdır. Ne zaman ki göz belli bir satıra veya noktaya odaklanır işte asıl gerçek okuma o zaman başlar. Bu gerçeklikte ki asıl amaç ise zihnin okuduklarını kavraması ve idrakidir. Böyle bir okuma diğer bütün faaliyetlerin ötesinde zihnin kendini günlük ortamdan soyutlayabildiği ve daha yüce meselelerin üzerinde durabildiği bilinçli olarak sayfadaki metni çözmesinden çok metin sayesinde okurun iç yolculuğuna çıkabileceği bir mekân yaratır.[1] Yani okuma eylemi kazandırdığı aydınlanma anıyla birlikte ortaya çıkar. Bu mekânda yer bulan okuyucu için ise aydınlanma, çıktığı yol üzerindeki ışık olacaktır.


    Bu yolculukta okur için kitap, pek çok şeyi ifade eder. O anıların ambarı, zamanın ve mekânın koyduğu kısıtlamaları aşma aracı, derin düşünme ve yaratıcılık alanı, kendimizin ve başkalarının deneyim havuzu, aydınlanma, mutluluk, bazen de avunç kaynağı, geçmiş bugün ve gelecek olayların kaydı, bir ayna, can yoldaşı, öğretmen olan, ölüleri yâd ettiren, oyalayan…[2]

    Birçok ruh hâli ve deneyim sunan kitap, insanı besleyen en önemli kaynaklardan biridir. Bu beslenmede de diğerlerinde olduğunu gibi dikkat edilecek hususlar vardır. Nasıl ki özenle seçerek vücudumuza aldığımız gıdalar bizi yemekle değil sindirimle besliyorsa okunan şeyler de ancak derin düşünmeyle hazmedilebilir. Bu bağlamda besin seçimi oldukça önem taşır. Kitapları bir besin dünyası olarak ele alırsak bu dünyada et, süt gibi sağlıklı ve besleyici gıdaların mı yoksa çerezlerin mi seçileceği tamamen okurun iradesine sunulmuştur. Zaten kişinin en hür olduğu nokta kitapların dünyasıdır.


    Kaynak seçimi okuyucunun çıktığı bu yolda güvencesidir fakat önceden de söylediğimiz gibi burada belirleyici olan kavrama ve ardından hazmetmedir. Bütün bunlardan kâğıt üzerine dökülen düşüncelerin, kumsaldaki ayak izlerinden farklı olmadığı sonucuna varılabilir: Doğru, adamın yürüdüğü yolu görürsünüz, fakat yolda ne gördüğünü bilmek için onun gözlerine ihtiyaç duyarsınız.[3]


    Okumanın ve kitapların, yazar ve okur olan aydınlar nezdinde önemi büyüktür. Cemil Meriç’in bu konuda ki düşünceleri şöyledir:

    “ Bana sorarsan kütüphanene dön, yani kitap ol, aydınlan ve aydınlat.”

    “Okumak iki ruh arasında âşıkane bir mülakattır.”

    “ Okurken sadece ilham alırız, kafamız dilediği gibi çalışır. Hem yalnızız hem beraber. Bir nevi mucize…”

    Bunlar dışında, Logan Pearsall Smith, “Herkes hayat önemlidir der, ama ben okumayı yeğlerim.” Thomas Kempis, “Saadeti her yerde aradım ama sadece elimde bir kitapla kuytu köşede buldum” der.


    Bazı okurlar vardır ki bu mütemadiyen okuma hâlini, çok başka boyutlara taşır. Onlarda okumaya ve çalışmaya yönelik bir inziva hâli görülür. Bu inziva kendini fildişi kule ile inşa eder. Fildişi kule, sözlük anlamı ile kendini toplumdan soyutlayan insanın, kendi içinde oluşturduğu dünya manasında kullanılmıştır. Burada kule imgesi hayalleri ve düşünceleri içinde barındıran bir metafor olarak karşımıza çıkıyor.


    Bu kulenin edebiyat çevresinde pek çok yansımasını görürüz. Demokritus’un inzivası yine Jung’un kulesi baştanbaşa bir gösteridir. Fakat hepsinden önemlisi, Montaigne’nin kendine çalışma odası olarak seçtiği kulenin yerini böyle bir simgeye dönüştürmesi olmuştur. Kafka, “Herkes kendi içinde bir oda taşır” der. Montaigne’nin de Woolf’un da dışarıya sunduğu aslına tam olarak budur. Bu odalarda hayal gücünün ve düşüncenin kendini yeniden inşa ettiğini görürüz.


    Buradaki okurun görünümü, toplumun sıradan işlerinden elini ayağını çekmiş, soğuk, içinde yaşadığı dünyayı değil de yalnızca kitapların dünyasını umursayan biridir. Okur kendini bir mabede kapatır. Çünkü bu mabet onun için düşmana karşı güçlü bir korunaktır. O hâlde fildişi kuledeki okur için dış dünya bir tehdit oluşturur. Kişi kendini yalnızca kitapların dünyasında var eder. Bu inziva hâli içinde yarattığı felsefe ile saf ve efsunkâr görünmektedir. Bilgelik arayışı ile okuyan, düşüncenin tüm girift yapılarını çözümleyen bunu yaparken de dünyadan sıyrılıp kitaplara sığınan bir okur. Böyle bir okur tablosu bize C. Meriç’in şu mısraları hatırlatıyor.

    “Ben putperest değilim, kitaba tapmıyorum; içindeki ses, içindeki ışık, içindeki sevgi, içindeki ruh, içindeki çile, içindeki gözyaşı, içindeki tecrübe, içindeki Tanrı çekiyor beni”

    Fildişi kulenin bu bilge imgesinin, zamanla yüzeyinin yıpranması sonucunda içerisinde başka manalar taşıdığı düşünülmeye başlanmıştır. Çalışkan aydınlara inziva yeri sağlayan bu kule imgesi yerini sığınılacak bir liman, saklanılacak bir mekâna bırakmıştır. Dünyevi görevden ve sorumluluklarından kaçmak için oluşturdukları bir sığınak olarak algılanmaya başlamış ve artık kulenin tanımı da oluşturduğu dünya kapsamında değişikliğe uğramıştır. “Toplum sorunlarından kaçanların içinde bulunduğu varsayılan düşsel evren.” Bilge ve arayışçı tavır yenini artık kaçışa bırakır. Tüm bu değişken algılanışları Cemil Meriç’in şu sözüyle toparlamak mümkün.

    “Fildişi kule, davasız sanat meczuplarını barındıran miskinler tekkesi. Ama her mücahit o tekkede silah kuşanır. Bu zindan değil, bir liman.”[4]

    [1] Alberto Manguel ( 2017), Gezgin Kule ve Kitapkurdu, YKY Yayınları, s.68. [2] Manguel, s.16. [3] Schopenhauer (2016), Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine, Say Yayınları, s.63. [4] Cemil Meriç (2017), Bu Ülke, İletişim Yayınları, s. 278.

    Yelda Özer