Kayzerlerin İstirahatgâhı: Roma

Roma, bir hayaldi. Uzunca anlatılacak bir hikâyeydi. Tiber’in beslediği topraklarda iki kardeşin kurduğu ve dünya durdukça ismi unutulmayacak kentlerden biriydi.

Yalnız ve uykusuzdum. Tren yavaşlamaya başlamış ve penceresinden Roma’nın kenar yerleşimlerini görmeye başladığımda keyfim artmıştı. Tren bir kısmı harap olmuş veya terk edilmiş eski yapıların arasında usulca ilerliyor ve sabahın ışıkları bu yapıları uyandırıyordu. Şehre dair ilk izlenimim neredeyse üç bin yıldır inşa edilen binalar yığınıydı. Bu nedenle kenti baştan aşağı gezmek bir ömür isterdi adeta. Nitekim sınırlı zamanımı verimli kullanmak için yoğun planlama yapmıştım ama her şeyden önemlisi birkaç yıldır hayalini kurduğum fakat gidemediğim bu kente sonunda ulaşmıştım. Gerçi zamanlama kötüydü benim için. Her ne kadar eylül ayı gibi İtalya’nın en güzel havalarının yaşandığı ayda gitmiş olsam da ruhen kendimi kötü hissettiğim bir süreçteydim. Belki de Roma’nın havası kalbime ferahlık verecekti, bilmiyorum. Avrupa’nın en büyük tren garlarından birisi olan Termini’de fazla oyalanmamam konusunda güvenlik açısından ikaz etmişlerdi beni. Hırsızlık ve gasp vakalarının yaygın görüldüğü bir yermiş. Bir arkadaşım orada sırt çantasını kaptırmıştı. Yine de çok fazla demiryolu hattının iç içe geçmişliğinin, kenarda bekleyen vagonların, peronlarından ayrılan trenlerin ve Termini’nin hareketli kalabalığının büyüsünü kaçırmak istemezdim. Tren yollarını ve garları çok sevdiğim için kalacağım yeri Termini’ye yakın konumda ayarlamıştım. Kalacağım muhit, göçmenlerin yoğunlukla yaşadığı ve gayet kalabalık bir yerdi. Gerçi gittiğim diğer şehirlerde de benzer mahallelerde kalmıştım. Arka sokaklarda gezmeyi çok seviyorum çünkü bir kentin en doğal, en hareketli ve en gerçek tarafı arka sokaklardı.

Caracalla Hamamı

Termini’ye yakın evimden çıktım ve rastgele yürümeye başladım. Navigasyon kullanmadan yürümek istiyordum. Zaten attığım her adım ayan veya gizli birçok hikâyeyi anlatan yapılara götürüyordu. Trajan Hamamları’nda biraz soluklandım. Roma kültürü, hamamlarda eğlence kültürüydü bir bakıma. Romalılar gün içinde hamamlarda sadece yıkanmıyorlardı. Bugün adını iş görüşmesi dediğimiz konsepti andıran bazı kritik kararlar bu hamam toplantılarında alınırdı. Tabii ki diğer taraftan dost meclisleri ve sohbetleri de hamam duvarlarında yankılanırdı. Erkekler hamama her gün gitmekte ve temizlik ihtiyacının ötesinde yeme ve içme etkinlikleri yapmaktaydı. Roma hamamı, şehir hayatının gerekliliğiydi ve Avrupa’nın yüzyıllar sonra geri kazandığı gelişmiş temizlik ve hıfzıssıhha kültürünü gösteriyordu. Roma demek eğlence demekti. Sınırsız, hadsiz ve insan hazlarının nihai sınırlarını zorlayan mutluluk arayışı demekti. Nitekim güçlü imparatorlar, kentin bu talebine cevap vermek için ya da kentte böyle bir talep yaratmak için hamamlar inşa etmişti. Trajan, Roma’nın en güçlü imparatorlarından biriydi ve İstanbul fatihi II. Mehmed’in hayranlıkla takip ettiği bir hükümdardı. Trajan döneminde Roma orduları medeni dünyanın büyük bir kısmını yönetir olmuştu. Bu kentteki hamamlardan en meşhuru Caracalla Hamamı’ydı. Trajan’ınkine kıyasla ayakta kalan kısmı çoktu. Yapı ve mimari açısından da Caracalla Hamamı daha gelişmiş ve geniş kompleksi haviydi. Hakeza Osmanlı hamam kültürü de selefi Roma’dan tevarüs edilmişti.

Kolezyum

Hamamdayken zihnimde dolaşan bu bilgilerden sıyrılıp Kolezyum’a doğru ilerledim. Dünyanın en önemli turistik noktasında uzun kalmaya niyetim yoktu. Kolezyum’un ne olduğunu bilmeden anlamsızca fotoğraf çekinen lüzumsuz kalabalığa karışamazdım. Kolezyum’da beni etkileyen bir sahne de yapının tam karşısındaki apartmanlardan birinde bir “teyze” çamaşır asıyordu. Vay be, dedim kadının konumu o kadar garip yahut şanstı ki evi -milyonlarca kişinin çok uzaklardan orayı görmek için geldiği- Kolezyum’un tam karşısındaydı ve orada toplanmış bir yığın insanın yaptığını umursamadan hayatını yaşıyordu. Kolezyum, Roma kentlilerinin zevk çığlıklarının patladığı bir yerdi. Bizim zihnimizde gladyatörlerin harikulade dövüş gösterileri sergilediği bir yer olarak yer etse de Roma’nın, Kolezyum’da gemi savaşları gösterisi yapacak kadar suya hükmettiğini gösteren bir yapıydı. Kolezyum’un ortasını suyla hızlı bir şekilde doldurup drenaj ettiren hidrolik mekanizma kurulmuştu. Dünya mimarlık tarihinin zirvesi tabi ki Roma mimarisiydi ve Vitruvius gibi hendese ustaları bu şehri inşa etmişti. Roma mimarisi, özetle, çimento, beton kullanımının yanı sıra mermer işlemesi ve dev mermer bloklarının üst üste bindirilmesiydi. Büyük sütunlar, dev kubbeler ve mermer duvarlar Roma karakteristiğiydi. İmparator Augustus’un “Roma’yı tuğlalar içinde buldum, mermerler içinde bırakıyorum.” sözü bu kentin anıtsal, abidevi sütunları, tapınakları, sirkleri ve villalarıyla sürekli büyüdüğünü anlatıyordu. Ama ilginçtir ki Roma’yı gezerken İmparatorluk mirasından çok fazla eserin kalmadığı görülmektedir. Bugün gezdiğim şehir, İmparator Augustus’un Roma’sından çok Papa VI. Sixtus’un kutsal şehriydi.


Roma Forumu imparatorluğun kalbiydi. Caesar ve Augustus Forumları en büyük örneklerindendi. En çok saygı duyduğum imparator Augustus’tu. Genç yaşında Roma Senato’sunu askerî darbeyle ele geçirip cumhuriyet devrini kapatan Augustus, erdemli ve sade yaşayışıyla kentlilerin gönlünde yer bulmuştu. Augustus, halefleri gibi hasta ruhlu ve vahşet timsali değildi. Tarihçi Edward Gibbon gibi ben de Forum’u gün batımına yakın saatlerde görmek istedim. Palatino Tepesi’nde yer alan İmparatorluk Sarayı’ndan ayakta kalan birkaç sütunun turuncuya boyayan gün batımını izledim. Binyıl boyunca medeni dünyaya hükmeden ve kendi döneminde yıkılmaz kabul edilen imparatorluk, güneşin batışı gibi aheste kaybolmuştu. Tarih bir değirmendi ve devletlerin en güçlüsünü de zaman içinde çürütüp yok ediyordu. Got Kralı Alarik ve ordusu barbarca niyetleri, oburca hırslarıyla eğlence ve keyif düşkünü sakinlerinin yaşadığı bu kenti tarumar etmişti. Joseph-Noël Sylvestre, Karl P. Bryullov ve Thomas Cole gibi ressamların resmettiği Roma’nın Düşüşü tablolarını gözümün önüne getirdim. Roma işgal edilirken bile kentsoyluları hamamda eğlencelerine devam ediyorlardı. Tarih rehaveti affetmezdi ve Alarik binyıllık masalı bir anda bitirivermişti. Forum’a vuran ikindi güneşi, sütun gölgelerini uzattıkça binyıllık haşmetin sönüşünün tablosu çiziliyordu gözümün önünde. Her ne kadar imparatorluk çöktükten sonra kentin kaderinin bitmesi beklenirken o dönemin yeni dini Hıristiyanlık, Roma’yı merkez alarak evrensel mesajlarına başlamıştı. 125 yılında İmparator Hadrianus’un tamamladığı büyük Roma Panteonu 600’lerde kiliseye çevrildiğinde Roma kentinin bugüne kadar sağlam gelen yeni kimliğini göstermekteydi. Pagan kültürlerde tüm tanrılara adanan ortak tapınak kompleksinin en başarılı örneği olan Roma Panteonu’nun tipik özelliği yayvan ve geniş kubbe yapısı olması ve inşa edildiği dönemde dünyanın en yüksek ve geniş kubbesine sahip olmasıydı. Doğu Roma İmparatoru I. Justinianus’un İstanbul’a Ayasofya’yı inşa etmesine kadar Panteon, dünyanın en gösterişli mimarlık çalışmasıydı. Dışarıdan bakıldığında beklenenden küçük gibi görünen bina içine girildiğinde kubbenin yarattığı boşluk sayesinde büyüklüğü fevkalade hissediliyor. İçindeyken kubbeden gözümü uzun süre alamamıştım. Dışarıdan tuğlanın yapıya kattığı sadeliğin aksine bina, içeriden mermerlerin yarattığı bir şaşaaya dönüşüyordu. Ressam Raphael burada gömülmüştü.

Kaldığım yere yakın olan Santa Maria Maggiore Bazilikası, her sabah rutin ziyaretgâhımdı. Bu kilisenin tavanları altın kaplamaydı ve Roma’nın en eski yapılarından sayılıyordu. Tavan süslemelerine dalarak uyanıyordum adeta. Güneybatıya doğru Piazza Vittorio Emanuele Meydanı ve bahçesi her gün bir şekilde soluklandığım noktalardandı. Bu meydanı kuşatan binaların revaklarının altında yürümek çok hoşuma gidiyordu. Gerçi bakımsızdı ve temiz değildi. Roma’nın birçok eski yerleri adeta terk edilmiş havasındaydı. Bu meydanın devamında keşfettiğim kafede karamelli kruvasan ile kahvaltı yaptıktan sonra şehrin birçok noktasına yürüyerek gezmiştim. Hatta yürümenin keyfine o kadar kaptırmıştım ki Termini’den Vatikan Aziz Petrus Bazilikası’na kadar adım adım kilise gezmiştim. Katolikliğin tahakküm gayreti ve evrensel din olma güdüsü bu kiliselerde gösteriş ve şaşaa olarak vücut bulmuştu. Bu kiliseleri ziyaret ederken duvar resimleri ve heykellerini tek tek izliyordum. Bu nedenle içeride çok oyalanıyordum. Santa Maria del Popolo Bazilikası’nda Raphael, Bernini ve Caravaggio gibi Rönesans büyük üstatlarının duvar resimlerini ve tavanı gökyüzünü andıran Santa Maria sopro Minerva’da Michelangelo’nun heykelini bizzat görmekten büyük haz alıyordum. Sanat tarihinin devrimi bu kentte vücut bulmuş ve zamanın büyük artistleri bu kentte nefes almıştı. Aziz Petrus Bazilikası zaten zarif heykeller ve muhteşem resimleriyle bambaşka bir dünyaya sokuyordu insanları. Bu resimlerde görülen yüz ifadelerine yüklenen duygu tasvirleri, derinlikli perspektif tarzı, canlı ve kontrast renkler Rönesans resminin karakteristiği olduğu hâlde o dönem insanlarını hayrete düşürmüş ve birçok dindar, bu resimlerden fazlasıyla etkilenmişti. Hatta bazıları bu resimlerin şeytan işi olduğuna hükmetmişti. Benzer durum heykeller için geçerliydi. Vücut hatları, elbise kıvrımları, detaylı bakışın mermere zarifçe işlenmesi heykeltıraşların taşa ruh verme çabasından başkası değildi. Her bir ressam ve heykeltıraşın aynı figüre (örn. Meryem veya İsa) yansıttığı ifade farklıydı ve adeta bambaşka figür yaratılıyordu. Bu esnada Hermann Hesse’nin haşarı çırağı Goldmund’un tıraşladığı Meryem Ana heykelinin aslında sevdiği kıza benzemesinden ötürü heykel ustasıyla yaptığı konuşmalar hatırıma gelmişti. Bu kiliselerde gördüğümüz her sanat eseri, sanatçının kendi hayatıydı aslında. Barok tarzının bence en başarılı eserlerini toplayan San Giovanni in Laterano geniş içyapısı ve muhteşem cephe tasarımıyla büyüleyiciydi. Tabi ki Roma’daki bütün kiliseler Rönesans sahnesi değildi. Orta Çağ’ın mütevazı ve iki boyutlu ve içimde basıklık hissi uyandıran sade kiliseleri vardı. Santa Maria in Trastevere’nin altın yaldızlı zemin üzerine nakşedilmiş mihrap resimleri ortaçağın başarılı numunesini yansıtıyordu. Gotik tarzı kiliseler içinde Santa Maria in Aracoeli’nin sadeliğini hiç unutamıyorum. Roma kiliselerindeki havayı yaşayabilmek için sürekli ayin ve ritüellere katılıyordum. Resim ve heykel sanatlarının seçkilerinin arasında icra edilen tesir edici müziklerin verdiği coşku bambaşkaydı. Bütün bunların yanında Borgia gibi ailelerin bu şehirde çevirdiği entrikalar da aklımdan çıkmıyordu. Aslında bu eserlerin ortaya çıkışında bu ailelerin hırsları ve rekabetlerin katkısı çoktu.


Roma, mermer kent olduğu kadar su kentiydi. Kenti ortadan bölen Tiber nehri, şehrin havasını nemlendirmekte ve Roma yazlarının basık geçmesine neden olmaktaydı. Nehrin kenarlarında sağlı sollu ağaçlar nehri izlerken hoş bir gölgelik oluşturuyordu. Nehir umduğumdan kirliydi ve kokuyordu. Sanki üç bin yıllık şehrin içinden geçmekten yorulmuş gibi ağırdı. Yine bir gün nehrin kenarında müziğe dalmış otururken yağmura fena halde yakalanmıştım. Kapalı yer bulup sığınıncaya kadar sırılsıklam ıslanmıştım. Nihayet bir dükkânın tentesine sığınmış ve orada benim gibi bekleyen Napolili ile bayağı muhabbet etmiştim. Nitekim Roma’dan sonraki güzergâhım Napoli ve Amalfi olduğu için ona Napoli ve Amalfi hakkında sorularım olmuştu. Çünkü malum Napoli güvenlik açısından pek de iyi anılmıyordu. Ancak İtalya’nın şirin sahil kasabası Amalfi beni cezbediyordu. Neyse Amalfi başka bir yazının konusu olsun.


Şehrin her tarafı çeşmeydi. Elinizde su şişesi olduğu hâlde Roma’da suya para vermezsiniz. Çeşme suları içilebilir ve lezzetliydi. Belli bir dönemde bu kent, kalabalığı kaldıramayıp hastalıklara yuva olunca kentin sahipleri birçok noktaya çeşme açmışlardı. Bu nedenle neredeyse her sokak köşesinde suyu akan çeşmeye ve başında su dolduran turistlerine rastlarsınız. İstanbul da hakeza Roma gibi çeşme şehriydi ama suları akmadığı gibi çeşmeleri de çöp kovasına dönüştü. İstanbul demişken, İstanbul’u iyi anlamak ve yaşamak istiyorsanız mutlaka Roma’ya da uğramanız gerekiyor. Birbirini çok güzel tamamlayan kader kentleri ikisi de. Çeşme denilince Âşıklar Çeşmesi olarak bilinen ve oldukça zarif heykellerin olduğu Trevi Çeşmesi gelir aklımıza. Aslında Roma şehir meydanlarında bu tür çok hoş heykellerin incelikle kompozisyonu tamamladığı havuzlar vardı. Tabi ki bu heykellerin en bilineni ve bence en güzeli Piazza Navona’da bulunan Bernini’nin Dört Nehir Çeşmesi’ydi (Fontana dei Quattro Fiumi). Navona meydanı belki en çok dinlendiğim meydandı. Oldukça hareketli ve kalabalıktı. Müzik icra eden gençler, bazı akrobatik gösteriler yapanlar meydana gelen turist ve kent sakinleriyle birlikte eğleniyordu. Ben de bir keresinde hiç anlamadığım İtalyanca şarkıyla sokak sanatçılarına eşlik etmiştim. Akşama doğru Frigidarium’dan aldığım dondurmaları bu meydandaki havuz dibine oturarak yemeyi alışkanlık hâline getirmek isterdim ama kente ayırdığım zamanım kısıtlıydı. İlk defa İstanbul’da tattığım Roma dondurmalarının aroması gerçekten lezzetliydi. Sıcak ve nemli havanın getirdiği harareti aldığı gibi damakta da gerçek bir tat bırakıyordu. Meydanın atmosferi yorgunluğumu alıyordu. Roma’nın en tarihi meydanlarından birisi de Piazza del Popolo’ydu ve halk meydanı olarak adlandırılmakta ve eski kentin dışına doğruydu. Meydanın yanında içinde hayran olduğum koyu renk tonlarının ressamı Caravaggio’nun çalışmalarının olduğu kilise vardı ama restorasyondan ötürü gezememiştim. Meydanda Roma’nın muhtelif noktalarında yer alan -ve İstanbul’da Sultanahmet Meydanı’nda da gördüğümüz- Mısır obelisklerinden biri dikilmişti. Piazza del Popolo, en iyi şekilde Roma’nın en meşhur ve güzel bahçelerinden birisi olan Pincio terasından görülüyordu. Bu teras Napoleon tarafından yaptırılmıştı ve Roma şehrinin panoramik manzarasını günbatımında almak isteyenler için en uygun fotoğraf noktasıydı. Del Popolo Meydanı, Piazza di Spagna’ya yahut İspanyol Merdivenleri’nin olduğu meydana yakındı. Campo de Fiori Meydanı da ülkemizde AVM’leşmekten ötürü kaybettiğimiz pazar yerlerinden birisiydi ve çok çeşitli meyve ve sebze ürünleri satılmakta ve oldukça renkli bir ortamı vardı. Campo de Fiori’de yere oturup natürmort resim çalışan on kadar lise öğrencilerine rastlamıştım. Onlarla tanışıp resim üzerine biraz muhabbet etmeye çalışsam da İtalyanların İngilizceye karşı soğukluğundan ötürü pek ilerletememiştim ama en azından bir müsvedde kâğıda hızlıca meyve tabağı çizerek onlarla aynı duyguyu hissetmeye çalıştım. Resmimi nezaketen beğenmişlerdi hâlbuki acele çizdiğim için oldukça kötüydü. Neyse ki oraya yakın yerde bulduğum güzel restoranda yediğim fettucini ile keyfim katlanmıştı.

Del Popolo Meydanı

Roma, Avrupa’nın en büyülü kenti… Viyana gibi eski binaların sergi alanı olduğu açık hava müzesi gibi değil bizzat üç bin yıldır yaşamaya devam eden bir kentti. Trenle geldiğim şehri yine trenle terk ederken yol boyunca burada yaptıklarımı hatırlayıp mutlu oluyordum. İçinde güzel havuzların olduğu yemyeşil ve sık ağaçlı bahçelerinde en plein air resimler çizmek isterdim. Şehir her gün yepyeni bir özelliğini ortaya çıkartıyordu. Roma sokaklarında rastgele yürümenin ve her sokağın yepyeni dünyası olan başka sokaklara açılmasının verdiği merak hislerini burada anlatamam gerçekten. Benim gibi tarih meraklısına rahatlıkla malzeme çıkartan bu şehrin her köşesi sürprizlerle doluydu. Takdir ettiğim imparator Augustus’un anıt mezarı olduğunu bilmiyordum ve rastgele yürüdüğüm son akşamımda bu mezara rast gelmeyi kendime uğur addetmiştim. Mezarın önünde Augustus’u yâd ederek durdum. Şehirdeki son akşamımda da olsa Augustus’a tesadüf eseri veda etme şansım oldu. Roma, bir hayaldi. Uzunca anlatılacak bir hikâyeydi. Tiber’in beslediği topraklarda iki kardeşin kurduğu ve dünya durdukça ismi unutulmayacak kentlerden biriydi.


Osman Süreyya

(212) 526 16 15 / 527 50 32

Divanyolu Cad. No:14

Sultanahmet / İstanbul