Kale ve Nefer

Tuna nehri, balkanlara yerleşmelerinden itibaren Osmanlılar için kader nehri olmuştu.

18. yüzyılın şafağı, Osmanlı Devleti için 16 sene süren uzun bir savaş döneminin ardından Kutsal İttifak devletleriyle imzalanan Karlofça ve 1700 senesinde Rusya ile imzalanan İstanbul antlaşmalarının getirdiği toprak kayıplarının ardından doğdu. Ömer Gezer’in bu yüzyılın başlarında Osmanlı Devleti’nin serhaddindeki güvenliği ve askerî siyasetini incelediği eseri Kale ve Nefer: Habsburg Serhaddinde Osmanlı Askeri Gücü (1699-1715), Kitap Yayınevi tarafından Mart 2020’de neşredildi. Yazarın doktora tezine dayanan bu çalışması, Osmanlı Devleti’nin Habsburg hudutlarını iki imparatorluğun da arşiv kaynaklarını kullanarak karşılaştırmalı şekilde askerî, sosyal ve mali yönlerden inceliyor.


Kitabın “Giriş” bölümünde Osmanlı askerî tarihinin kaynaklarına değinen Gezer, bununla birlikte literatür üzerine bir değerlendirme sunuyor. Buradaki ilgili iki kısım da konuyla akademik olarak ilgilenen araştırmacılar için yol gösterici niteliğinde. Nitekim Gezer, imparatorluk sınırlarının “geçirgen ve esnek” olduğunu vurgulayarak serhaddi ve buradaki “insanı” değerlendirirken bu hususun göz önünde bulundurulması gerektiğine işaret ediyor: “Osmanlı vilayetlerinden Habsburg İmparatorluğu’na göçün sebebi bu nispi refah ortamıydı. Ancak 18. yüzyılın ilk yarısındaki göç hareketleri tek yönlü değildi. Habsburg tebaasından da Osmanlı İmparatorluğu’na yerleşmek için yola düşenler vardı.” (s. 59)


Osmanlı Devleti’nin Habsburg serhaddindeki sıklet merkezinin Belgrad olduğunu belirten Gezer, çalışmasının “Kale ve Garnizon” başlıklı dördüncü bölümünde Habsburg sınırının önemli noktaları olan Belgrad Kalesi ve garnizonunu, Temeşvar’ı ve Bosna Eyaleti’ni inceliyor. Burada dikkat çekici temel unsurlardan biri serhaddeki paşaların sık sık değiştirilmesi. İki imparatorluğun hudutlardaki yöneticilerinin görev süresini karşılaştırmalı olarak değerlendiren yazar, Habsburgların Saray Harp Şurası gibi bir kurumunun varlığı sayesinde taşraya daha hâkim olduğu sonucuna varmış. Bu hâkimiyete karşın tüm imparatorluklar gibi Habsburgların da serhadde eksikleri olduğunu belirtiyor: “Süvariler için ise durum çok daha trajikti. Macaristan’da 11 bin süvari olması gerekirken 483 nefer, 1.820 at eksikti; mealen Osmanlı serhaddindeki Habsburg süvarisinin bazısının atı yoktu.” (s. 104)

Kitabın beşinci bölümü olan “Nefer: Sultanın Askerleri”, dönemin askerî bürokrasisinde Osmanlı neferini ve askerlik hayatıyla beraber serhaddin sosyo-askerî tarihini inceliyor. Bu bölümde kalelerdeki neferâtın yoklama ve tayin usullerini ele alırken Gezer, “18. yüzyılın başında taşradaki askeri gücü için tayin ve terfi bulunmayan Babıâli’nin, garnizon kuvvetlerine komutan seçerken askerlik mesleğinin gerektirdiği rasyonel karar mekanizmasına sahip” olduğunun iddia edilemeyeceğini belirterek sebepleri örneklerle açıklıyor.


Osmanlı Devleti’nin topyekûn gerileme dönemine girdiğini iddia eden tarih yazımının artık sorgulandığı bu dönemde, Gezer de bu çalışması ile Belgrad ve Temeşvar kalelerinin neden düştüğü sorusunun cevabını okuyucuya açıkça vermiş. Bu sorunun bir tek cevabı yok elbette, ancak burada yazardan bir alıntı yapmakta fayda var: “Habsburglar Prens Eugen’in şahsında yetenekli, cesur ve şanslı bir general bulmuşlardı. Eugen, Habsburg askeriyesinde 1683 kuşağı olarak tarif edilen başarılı generaller çağının en parlak ismiydi. Osmanlı tarafından ise savaş meydanında çoğu zaman iyi belirlenmemiş askeri hiyerarşi nedeniyle düzensizlik bulunuyordu.” (s. 342)


18. asırda Balkanlarda savaş sahasının askerî mağlubiyetlerle güneye inmesinin de bu kalelerin kaybedilmesiyle doğrudan ilgili olduğunun altını çizmek gerekiyor. Bununla birlikte son sözü Gezer’e bırakalım: “Tuna Nehri, Balkanlar’a yerleşmelerinden itibaren Osmanlılar için kader nehri olmuştu.” (s. 49)


Ufuk Aykol

(212) 526 16 15 / 527 50 32

Divanyolu Cad. No:14

Sultanahmet / İstanbul