(212) 526 16 15 / 527 50 32

tedevalt.png

Divanyolu Cad. No:14

Sultanahmet / İstanbul

Anasayfa     Hakkımızda     Sayılar     Etkinlik     Basında Biz     İletişim

    Hasan Ali Toptaş ile Söyleşi

    Ben yazdığım her şeyi önceden tasarlamadan yazıyorum. Tasarlanmış, planlanmış, hesaplanmış bir güzellik olamaz bana göre; güzellik bir tesadüftür.

    Yazar: Ufuk Şengül

    Öykü yazmaya ne zaman başladınız, etkilendiğiniz öykücüler kimlerdi? Bize önerebileceğiniz, mutlaka okunmalı dediğiniz öykücüler ve öyküler var mı?

    Önce roman yazmaya çalıştım, daha ortaokul öğrencisiyken, on üç on dört yaşlarında. Çalıştım diyorum, çünkü o romanı bitiremedim. Daha sonra öykü yazmaya başladım. Başlangıçta Bekir Yıldız’dan çok etkilenmiştim. Sonraki yıllarda bu etkiden kurtulmam oldukça zor oldu. Önerebileceğim öykücülere gelince, bu çok zor. Gene de bir Sait Faik, bir Bilge Karasu, bir Vüs’at O.Bener, bir Ferit Edgü mutlaka bilinmeli diyebilirim. Aklıma geliverenler bunlar.


    Bugüne kadar nerelerde yaşadınız? Yaşam "öykü"nüzü merak ediyoruz, yazdıklarınızla ilgi kurmak için. Yaşadıklarınızla yazdıklarınız ne kadar iç içe geçmiş durumda?

    1985 yılına kadar Denizli’de yaşadım. Şimdi ilçe olan Çal’a bağlı Baklan kasabasında. Şimdi Ankara’da yaşıyorum. Yaşadıklarım özellikle romanlarımda zaman zaman yer almıştır ama dönüşerek, değişerek, romana ait kılınarak yer almıştır. Belki bire bir görüntüler değil de daha çok o görüntülerin bizde yarattığı duygular sızıyor yazının içine. Siz isteseniz de istemeseniz de sızıyor. “Yaşam öyküm” sıradan bir öykü. Kasabalı bir çocuğun içe kapanık öyküsü. Üzüm bağları, minibüs muavinliği, tozlu kasaba yolları, ekin tarlaları, kandille aydınlatılan geceler ve hayaller var bu öykünün içinde. Sonsuzluğa Nokta’da ve Kayıp Hayaller Kitabı’nda bunlar yer yer anlatılır.

    Merak ediyoruz; acaba kafanızda önceden her şeyi kurgulayıp ondan sonra mı öykülerinizi ya da romanlarınızı oluşturursunuz yoksa yazılışı sırasında olayların, kişilerin gelişimi mi yazdıklarınıza yön veriyor?

    Ben yazdığım her şeyi önceden tasarlamadan yazıyorum. Öyle alışmışım. Alışmaktan da öte, doğrusunun öyle olacağını düşünüyorum. Tasarlanmış, planlanmış, hesaplanmış bir güzellik olamaz bana göre; güzellik bir tesadüftür ya da önceden planlanan her güzellik zedelenir. Planlanmış olduğu için zedelenir. Böyle düşündüğüm için plansız başlıyorum yazmaya. Metin ilerledikçe, her şeyi metin ile ben baş başa verip birlikte kuruyoruz. Daha özet bir söyleyişle, ilk cümleyi ben yazıyorum ama ikinciyi, Hasan Ali Toptaş ile birinci cümle birlikte yazıyorlar. Üçüncüyü de ilk iki cümleyle birlikte… Bu şekilde ilerliyor. Defalarca yazılarak, bozularak, yoldan çıkarak… Sözgelimi, Kayıp Hayaller Kitabı’ndaki Kevser’in romana hâkim olacağı hiç düşünülmemişti. Okurun gerginliğini almak, metne neşeli bölümler katmak için küçük bir karakterdi Kevser. Ama roman yazılırken birdenbire gelişti ve romanın bütün ruhuna hâkim oldu.


    Günümüz Türk öykücülüğünün dünya edebiyatındaki yeri nerededir diye sorsak?

    Dünyada öykü sanatı neredeyse, Türk öykücülüğü de orada bence. Hatta bilebildiğim kadarıyla, birçok ülkenin öyküsünden belki daha da iyi durumda. Ne var ki dünya ölçeğinde bu pek bilinmiyor. Çünkü çeviri diye bir sorun yaşıyor edebiyatımız.


    Peki, sınırları daraltırsak, ülkemizde öykü ve öykücüler ne gibi sorunlarla karşılaşmaktalar ve elbette bu sorunlarla nasıl baş edilebilir?

    Öykünün değil, öykücünün sorunları vardır diye düşünürüm ben. Öykücünün her zaman olduğu gibi, günümüzde de sorunları var tabii. Bir yığın baskı altında en azından, giderek yavanlaşan bir ortamın rüzgârları onu da sallıyor bulunduğu yerde. Çevresi, tuzaklarla dolu. Değersizliği değermiş gibi sunan tuzaklarla. Bütün bunların dışında, öykü dosyasını kitaplaştırma konusunda öykücülerimizin bugün öyle büyük sorunlar yaşadıklarını düşünmüyorum. Bizim başladığımız yıllarda, bu büyük bir sorundu doğrusu. Biz, ilk kitaplarımızı, hatta ikinci, üçüncü kitaplarımızı kendi paramızla çıkardık. Şimdi, dergiler de çok yayınevleri de. Öykücünün sorunları daha başka şimdi.


    Sizin öykülerinize dönecek olursak bazı öyküleriniz zaman izleği etrafında oluşuyor. Var olan zamanla, öykülerinizdeki zaman arasında nasıl bir ilişki var? Zaman geçmişe akar mı, Hasan Ali Toptaş nasıl yorumluyor zamanı?

    Zaman kavramı benim fazlaca ilgilendiğim bir kavram ama bu konuda durmuş oturmuş düşüncelerim yok. İyi ki de yok bence. Yoksa artık bu kavramı kurcalamaktan vazgeçerdim. Zaman ne tarafa doğru akar bilmiyorum doğal olarak. Hatta akar mı acaba, onu da bilmiyorum. Zaman bir çeşit mekân mıdır, mekânlar birer zaman mıdır diye sorup duruyorum kendi kendime. Zaman ben miyim acaba diye de soruyorum. Açıkçası, bu konuda pek bir şey bilmiyorum. Bildiklerimin doğruluğuna da inanmıyorum.


    Sanırım pek çok genç öykücüyle de karşılaşıyorsunuz yazar olarak. Onların ürettiği öyküleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Türk öykücülüğünde bir değişime, özgünlük, yön vericilik adına alternatif olabilecek öyküler oluşturulabiliyor mu?

    Şimdi ne desem boş. İyi öyküler de var, kötü öyküler de. Bu, her zaman böyle olmuştur zaten, her dönemde en kötüsü de yazılmıştır en iyisi de. Genelde diyelim on yıldır, birkaç istisnanın dışında beni mutlu eden öykü pek yok gibi. Bunun en büyük nedeni, dilin kullanımı. Hepimizin bildiği bir gerçek var, dilde şiddetli bir yozlaşma, şiddetli bir bozulma yaşıyoruz. Şaşırdım, afalladım, donup kaldım, gibi kelimeler kullanılmıyor artık, onların yerine “A yaptım!” diyen bir kuşak var. Geçenlerde televizyon dizilerinin birinde de bir oyuncu “Şaşır oldum!” dedi. Mutlu oldum yaptım, hoşça kal yaptım, ne haber yaptım deniyor sözgelimi. İngilizce düşünüp Türkçe konuşmaya başladık. Örnekleri daha da çoğaltabiliriz, ama şu kadarı bile yeter, dildeki istilanın boyutlarını kavramak için. Demem şu ki öykücü öyküsünü böyle konuşulan bir ortamda yazıyor. Dolasıyla onun dili de bozuluyor bir ölçüde.


    Her şeyin popülerleştirildiği, tüketime hazır hale getirildiği bir dönemde öykü, bu yok edişe karşı duruyor mu sizce? Yazar kişi bu tehlike karşısında nasıl bir yöntem izlenmeli ya da izlenmeli mi acaba?

    Dış dünyanın koşulları, öykü yazılıyorken göz önüne alınıyorsa bu fena. Hem de, çok fena! Sözgelimi bir öykücü, kafasını kaldırarak yaşadığı zamanın koşullarına bakıp şimdi şu tür öyküler seviliyor ben de öyle yazayım, diyorsa okura dalkavukluk yapıyordur düpedüz. Öykücünün işi, sadece öyküsünü yazıp zamanın içine bırakmaktır. Bıraktığı an, sevilsin ya da sevilmesin… Enis Batur, Vüs’at O. Bener’in kitaplarının iki bin sattığını yazmıştı bir yerde. Evet, öyle satıyor. Ama Vüs’at O. Bener bence sadece ülkemizin değil, dünya öykücülüğünün de önemli adlarından biridir. Aslolan, rüzgâra kapılmamak. Biliyor musunuz, Bilge Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi Türkçe yazılmış en güzel kitaplardan biridir. Ama ilk baskısıyla ikinci baskısı arasında tamı tamına on yıl vardır.


    Öykü ve romanlarınızda hayal dünyanızın gerçeklerin önüne geçtiğini görüyoruz. Bu, yazarın gerçeklerden kaçışı olarak değerlendirilebilir mi?

    Sanat gerçeği yeniden üretmekse zaten bütün sanatçılar gerçekten kaçıyor demektir. Başka bir deyişle gerçeğe başka bir gerçeğin içinden uzanarak temas ediyor demektir. Hiç kimse hiçbir yere kaçamıyor aslında. Kaçışın duygusunu bir an için yaşıyor, o kadar.


    Eserlerinizde zaman ve mekân arasında hızlı geçişler de görülüyor. Bu yaşadığımız hayatın gerçek olmadığının, bir yanılsamalar zincirinin içinde olduğumuzun anlatımı mıdır sizce?

    Bir ölçüde ama tam değil. Az önce de dediğim gibi zaten bana mekânlar birer zaman gibi görünüyor. Zamanlar da birer mekân gibi. Yaşadığımız hayat gerçek mi bilmiyorum, belki de fazlasıyla gerçek olduğu için bize bir tür yanılsama, bir tür yalan gibi görünüyordur. Ya da fazlasıyla yalan olduğu için zaman zaman gerçek gibi görünüp canımızı acıtıyordur.


    Roman ve öykülerinizde kullandığınız şiirsel dili, türler arası bir geçiş olarak değerlendirmek mümkün mü?

    Hiç öyle bakmadım. Şiirsel bir tat varsa dilimde bu benim şiiri söz sanatlarının çekirdeği olarak görmemden ve iyi bir şiir okuru olmamdan kaynaklanıyordur herhâlde.


    Peki, öykü ve roman dışında şiir yazmayı denediniz mi?

    Eskiden gizli gizli şiir çalışırdım ama son yıllarda buna vakit bulamıyorum. Şiir okumayı seviyorum, elimden geldiğince de izliyorum.


    Beğendiğiniz şairler kimlerdir?

    Başta Edip Cansever olmak üzere İkinci Yeni şairlerini severim. Günümüz şairlerinden Sina Akyol’u, Şükrü Erbaş’ı, Haydar Ergülen’i…


    Size çok teşekkür ederim, sorularımızı cevapladığınız için.

    Tekrar görüşmek ümidiyle...