Eski Edebiyat Kıraathâneleri

Daha evvel kahvehanelerde cengname gibi eserlerin sesli olarak okunması ve ahali tarafından dinlenmesi geleneğinin Batılılaşmayla birlikte gazete ve dergilerin aynı şekilde bu miras kültüre eklenip devam ettirildiğini görüyoruz.

“Muhtesip kahve-furûşa ne ta’addi eyler Yohsa kâfir mi olur içse müselman kahve İrte derse çıkamaz gice kitaba bakamaz Eger içmezse müderris iki fincan kahve”

Nev’i


Esrarlı Kahveler

Esrarın anavatanı Doğu’da, Doğu’nun sultanı İstanbul’da esrarın perdesiyle açılıp kapanan bu kapıların ardında neler döndüğünü Salâh Birsel Kahveler Kitabı’nda şöyle anlatıyor:

“Esrar kahveleri çok pis, çok murdar yerlerdir. Tavanları isle kaplanmış, duvarlar örümcek bağlamıştır. Kahvelerin camları hiç silinmediği için, gündüz bile buradan ışık sızmaz. İğrenç kokular saçan bu kahvelerin içerisinde birkaç kerevetten bir kırık su testisinden, paslı tastan ve mıcırla yanan bir mangaldan başka bir şey bulunmaz...

Kahvelerde bulunan esrarkeşlere ‘Kıdemli Dede’ denir.”

Böylesine pis, böylesine çirkin izbeleri evi sayan ve hatta buraların “babası” olarak kabul edilen Neyzen Tevfik şöyle anlatılıyor:

“Kahvenin ön bölümünde kahve, arka bölümünde esrar içilir. En arka bölümünde de hem esrar içilir, hem kumar oynanır. Bu bölümde yerleştirilmiş bir sedir Neyzen’e ayrılmıştır. Kahvenin müşterileri de öteki esrar kahvelerinin müşterilerinde oldukça ayrıdır. Şehrin en korkunç uğruları, hırsızları, kumarbazları, katilleri buradan dışarı çıkmaz. Ama bunlar Neyzen’e yürekten inanırlar. Uğur bellemişlerdir onu. Adam soyan, ele geçirdiğinin yakışık alır bir parçasını, esrarkeş de zehrinin yarısını Neyzen’e verir. Neyzen’e burada Baba derler. Kumarın en azgın zamanında kahveci Gavran Mustafa birden şöyle bağırır:

-A be go... ayırasınız Baba’nın momosunu.”

Buralarda Neyzen’e karşı duyulan sevgi gerçekten pek çoktur. Kahvenin yüreği, dışarı sarkan sesi, itibarı tamamen odur.

“Şu var ki, Gavran Mustafa’nın kahvesindekilerin hali bir noktada kıyamet belirtilerini ortaya koyuyordur. Bitler topunun kirpiklerine varınca bağdaş kurmuştur. Peykeler, masalar, havlular, cezveler, fincanlar bile bit doludur. Kahvede yatanlar bütün gece uyuzlar gibi kaşınıyor, gözlerini kırpamıyorlardır. Ne var, Arap Yalel adında gözükanlı bir kasa hırsızı bir gün Neyzen’in derdine derman olur. Önüne oturarak ona şunları söyler:

-Baba, arkadaşların topu seni seviyorlar, sana ellerinden geleni yapıyorlar. Bana gelince Cevat Bey Merkez Komutan, X... Polis Müdürü. Bunlar varken bize iş yok. Bana adım attırmıyorlar. Neydi o dün akşam çaldığın hava? Bizim memleketin çöllerinde esen rüzgarlar gibi bir şeydi. İsterdim ben de sana ötekiler gibi bir şey vermek, ama yoksul düştüm, halim kötü. Ne ki, az veren candan çok veren maldan. Ben sana candan, gönülden bir şey sunmak isterim. Uzat şu aynayı.

Arap Yalel, Neyzen’in oturduğu minderin altından çıkan gümüş aynanın ucunu görmüştür. Neyzen uzatır aynayı. Arap da elini koynuna atar, koltuğunun altından üç tane bit tutup çıkarır aynaya koyar. Sonra da:

-Bu bitleri ben Yemen’den getirdim. Her zaman üstümde taşırım. Okunmuş bitlerdir. İçlerinde birisi erkektir, bak ense kökünde yeşil bir işaret var. Ötekiler bunun karılarıdır. Koyuver bunları içeri bana dua edersin.

Neyzen elini uzatarak aynanın üzerinden bitleri alır. Ama isterseniz bundan sonrasını Neyzen’in ağzından dinleyelim.

-Adaaaamm, ben de bunların yüzlercesi vardı. Üç tane fazla olmuş ne çıkardı. Saldım koynuma. Ne dersiniz, o gece kaşıntı durdu. Rahat bir uyku uyumuşum. Sabahleyin gömleğimi çamaşırlarımı araştırdım. Arap Yalel’in okunmuş bitleri, üçü bir arada, kıpırdamadan duruyordu. Öteki bitlere sanki kıran girmişti. Bu üç okunmuş bit, onların köküne kibrit suyu ekmişti.”

Hırsızlar, yankesiciler, esrarkeşler, gece işçileri, dızdızcılar, mantarcılar, nanduflacılar, arakçılar, kapkaççılar, tırnakçılar, minareciler ve dahî cümlesi bu kahveleri evi barkı bellemişti. Tâ ki bir polis eli tokmağa değene kadar.


Hacı Reşit’in Kahvesi

Hacı Reşit’in çayevi bütün edebiyatçıları bağrında barındırır. Şinasi 1870 yıllarında Kemeraltı Sokağı’na taşındığında Beyazıt Meydanı’na bu kahve için çıkmaktadır. Ahmet Rasim’in aktardığına göre İstanbul’daki şuarayı kadimden, zümre-i mutavassıtinden buraya uğramadık bir tane bile yok imiş. Cenap Şehabettin’in de “Ramazan Geceleri” adlı bir yazısından buraya geldiği çıkarılabilir. Bu kahveye post kuranlardan birisi de Muallim Naci’dir. Muallim Naci yazılarını bile burada yazar. Hacı Reşit’in ne zaman öldüğü bilinmemektedir onun ölümünden sonra da kahve kapanmıştır.


Sarafim Kıraathanesi (1857)

Sarafim Kıraathanesi, yeri sebebiyle Okçularbaşı Kahvesi, şekli sebebiyle de Uzunkahve olarak anılır. Kitapların tütüncü ve tönbekicilerde satıldığı ve kitapçıların yeni yeni açıldığı bir devirde önce müşterilerine mevkut ve yevmî olarak gazete ve dergi okuma imkânı sunan ve kitap satışı yapan Sarafim Kıraathanesi, daha sonraları gazetelerin abone sevk işerini üstlenecek duruma gelmiş hatta matbaa kurup kendi kitaplarını bile basmıştır. Kıraathane kelimesinin ilk kez kullanıldığı kahvehane de yine burasıdır. Sarafim adında bir Ermeni tarafından kurulan ve işletilen üç katlı binanın alt katı kahvehane diğer katları ise pansiyon olarak işletilirdi. Ali Cânip kahvehanenin on beş bin ciltlik bir koleksiyonu olduğu kaydeder. Ahmet Rasim’in aktardığına göre eski ve yeni kitap, gazete ve mecmuaların hemen hemen hepsini numarası numarasına burada bulunurdu. Başta İstanbul’da basılan Takvim-i Vakayi, Ceride-i Havadis, Tercüman-ı Ahval, Ruzname, Tasvir-i Efkar ve Mecmua-i Funun gibi neşriyatı müşterilerine sunan kahvehane daha sonra Tuna, Bosna, Fırat, Envar-ı Şarkîye ve Suriye gibi İmparatorluğun diğer coğrafyalarında yayımlanan mecmua ve gazeteleri de toplayıp müşterilerine sunmaya başlamıştır.

Türk şifahi kültüründe daha evvel kahvehanelerde cenkname gibi eserlerin sesli olarak okunması ve ahali tarafından dinlenmesi geleneğinin Batılılaşmayla birlikte gazete ve dergilerin aynı şekilde bu miras kültüre eklenip devam ettirildiğini görüyoruz.

Gediklileri: Ebûzziya Tevfik Bey, Sadullah Paşa, Namık Kemal, Leskofçalı Galip Bey, Adnan Adıvar, Ali Canip Yöntem, Arif Hikmet Bey ve Osman Nuri Ergin.


Küllük Kıraathanesi

Beyazıt Camii’nin Marmara Denizi ve Aksaray’a bakan köşesinde 19. Asrın başlarında kurulan kahvehanenin adının kökenini Turgut Cansever, Beyazıt Camii’nin gül bahçelerine dayandırmaktadır. 1920’lerde Harbiye Nezareti binasının İstanbul Üniversitesi’ne devredilmesi, 1939’da Beyazıt Medresesi’nin Belediye Kütüphanesi olarak açılması ve Sahaflar Çarşısı’nın da yine burada olması sebebiyle üniversite hocalarının, öğrencilerin ve edebiyatçıların toplanmaya başladıkları bir yer hâline gelir. Yanındaki Eminefendi Lokantası ile birlikte zikredilen bu mekânda bir dönem Türk edebiyatı harmanlanmıştır. Öyle ki Onuncu Yıl Marşı’nın güfteleri burada yazılmış, Refik Halit, Üç Nesil Üç Hayat’ında ve Kemal Tahir, Yol Ayrımı’nda buradan bahsetmiştir hatta Tarık Buğra yazı, roman ve hikâyelerinde sık sık bahsettiği bu yer adına bir hikâye bile yazmıştır. Tarık Buğra İstanbul’a geldiğinde vaktiyle bir ay kadar taburelerini yatak, tavla tablasını da yastık ederek burayı pansiyon olarak kullanmıştır.

Bir ara Abidin Dino’nun çabası ile burada Küllük adında bir dergi çıkartılmış gelgelelim Orhan Veli’nin Tahattur şiirinde geçen bir dize sebebi ve bakanlar kurulu kararıyla bu macera ilk sayısında son bulmuştur.

Kıraathane 50’li yılların ortalarında Menderes’in yol ve meydan düzenleme fantezilerine kurban giden diğer birçok tarihi yapıdan biri olmuştur. Bundan sonra müdavimlerini Acemin Kahvesi ve Marmara Kıraathanesi paylaşmıştır.

Gediklileri: Arif Dino, Abidin Dino, Asaf Halet Çelbi, Rıfat Ilgaz, Samim Kocagöz, Sait Fait, Bedri Rahmi, Cahit Sıtkı, Oktay Akbal, Özdemir Asaf, İlhan Berk, Neyzen Tevfik, Hasan Ali Yücel, Köprülüzade Mehmed Fuad.

Marmara Kıraathanesi

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine yüz metre mesafede olan yerinde bugün Özdemir Marmara Çarşısı adında yarısı tekstil ve yarısı ikinci el kitapçılarda oluşan bir bina bulunmaktadır. Küllük’ün müdavimlerini devralan bu kıraathanede işleyiş şu şekilde idi: “Girişteki on kadar masaya oyun kâğıdı, tavla, okey takımı verilmezdi; bu bölüm sohbet için ayrılmıştı. Kahvenin sahibi Mustafa Bey, müşterileriyle gurur duyar, onlara lâyıkıyla hizmet etmeye çalışırdı. Kahve genellikle temiz ve düzenliydi, bilhassa sohbet bölümündeki masaların yeşil örtüleri sık sık değiştirilirdi”

Müdavimleri: Arif Nihat Asya, Sezai Karakoç, Erol Güngör, İbrahim Kaur, Ziya Nur Aksun, Dündar Taşar, Müzaffer Özak, Necip Fazıl, Mükrimin Halil Yinanç, Osman Yüksel Serdengeçti, Fethi Gemuhluoğlu, Nevzat Kösoğlu, İsa Yusuf Alptekin ve 1. Şube polisleri.


Acemin Kahvesi

Küllük’ün dağılan müdavimlerinden önemli bir payı da bu kıraathane almıştır. Bunu yanında spor dünyasından önemli isimler de buranın müdavimlerinden olup hatta neredeyse İstanbulspor’un lokali gibi de kullanılmıştır. Gediklileri: Ali Nihat Tarlan, Münir Nurettin Selçuk, Mükrimin Halil Yinanç, Fethi Naci, Orhan Kemal, İsmail Dümbüllü, Ahmet Kabaklı, Ali Mortaş, Çarli Yılmaz, Cemil Turan, Arap Güngör, Fenerbahçeli Ercan, Galatasaraylı kaleci Yasin.


Adliye Kıraathanesi

Divanyolu’ndan Sultanahmet’e inerken sağ tarafta Klodfarer Caddesine sapmadan elli metre aşağıdadır. Kuruluş tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte 40’lı ve 50’li yıllar parlak dönemleri olmuştur. Vedat Türkali’nin Güven romanında geçer. Gediklileri: Aziz Nesin, Peyami Safa, İlhan Selçuk, Çetin Altan, Cemal Nadir, Falih Rıfkı, Yunus Nadi, Yaşar Nabi, Oktay Akbal, Behçet Kemal, Burhan Felek, Necip Fazıl, Bülent Ecevit, Abdi İpekçi, Yaşar Kemal.


İkbal Kıraathanesi

20. Yüzyılın başından 1965’e kadar Nuruosmaniye Caddesi ile Vezirhan Caddesi’nin kesiştiği yerde varlığını sürdürmüştür. Yahya Kemal ile Ahmed Haşim çevresinde toplanan Dergâh dergisi ekibi ve daha sonra Orhan Kemal ve çevresinde toplanan ikinci bir cemaatle gene Türk Edebiyatı burada çay içmiştir. Öyle ki Orhan Kemal’e ulaşmak isteyenler kendisinin ikinci bir ev gibi benimsediği bu kahvehanenin garsonlarına haber bırakmak suretiyle iletişim sağlamışlardır.

Kahvehane 65’te kapatıldığı zaman Orhan Kemal dönemin önemli dergilerinde Yön dergisinde “İkbal Öldü” başlıklı bir yazı yayımlamıştır.

Gediklileri: Köprülüzade Mehmed Fuad, Yahya Kemal, Ahmed Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Hasan Ali Yücel, Abdülhak Şinasi Hisar, M. Şekip Tunç, Yusuf Ziya Ortaç, Nurullah Ataç, Enis Behiç Koryürek, Orhan Seyfi Orhon, Hakkı Süha, Ömer Seyfettin, Ömer Seyfettin, Edip Cansever, Rıfat Ilgaz, Attila İlhan

Meserret Kıraathanesi

Ankara Caddesi ile Ebusuut Caddesi’nin kesiştiği köşedeydi. Başta ismi Yıldız Kıraathanesi olarak bilinirken sonraları Meserret adını almıştır. 1800’lerin sonlarında açıldığı tahmin edilmektedir. Kapıdan girince sağ taraf muhabbet etmek isteyenler, sol taraf ise tavlacılar içindi.

Gediklileri:

Mahmud Yesari, Orhan Veli, Necip Fazıl, Cahit Sıtkı, Sait Faik, Halid Ziya, Peyami Safa, Reşat Nuri, Ahmet Kutsi, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Rıfat Ilgaz, Haldun Taner ve Melih Cevdet

Eptalofos Kahvesi

Günümüzde İstiklal Caddesi’nin girişindeki Burger King’in bulunduğu yerde açılmıştır. Panayot Kalivis Tarafından Cafe d’Europe ismiyle 1870 yılında açılan bu yerin adı 1880 yılından sonra Eptalofos olmuştur. Behzat Üsdiken’in verdiği bilgiye göre epta ve lofos kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuş Türkçeye yedi ve söz şeklinde çevrilebilecek bir anlama sahiptir.

1920’lerden sonra birçok sanatçının buluşma mekânı olan kahvenin en parlak zamanları Sait Faik ve arkadaşlarının bir araya geldiği zamanlardır. Eptalofos Kahvesi’ne Sait Faik geldiği zaman mutlaka Taksim Meydan’ına bakan ön cephedeki masalarda otururmuş. Sait Faik sanatçı arkadaşlarıyla buluştuğu bu yeri, bir hikâyesinin merkezi olarak da kullanmıştır. 1950 yılının Ağustos ayında Varlık dergisinde yayımlanan “Eftalikus’un Kahvesi” isimli hikâyesi burada geçmektedir.

Sezai Karakoç bir gün bu kahveye gittiğini, burada oturmuş meydanı seyrederken Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın onu masasına davet ettiğini Diriliş dergisindeki hatıralarında yazmıştır. Oktay Akbal’ın bir günlüğünde yazdıklarına göre Eptalofos kahvesinin 1967 yılında hâlâ açık olduğunu öğreniyoruz. Akbal yazısında buranın tatsız bir yer hâline geldiğini dile getirmiştir. Gediklileri: Sait Faik, Salah Birsel, Edip Cansever, Attila İlhan, Behçet Necatigil, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Oktay Akbal, Nahit Ulvi, Salim Şengil, Turgay Gönenç ve Leyla Erbil.


Lebon Pastanesi

İstiklâl Caddesi’inde bulunan Lebon Pastanesi günümüzde Şark Aynalı Çarşısı’nın yanındaki Markiz Pastanesi olarak bilinen yerde Fikret Adil’in verdiği bilgiye göre 1941 yılına kadar açık kalmıştır. Gediklileri: Namık Kemal, Ziya Paşa, Sinasi, Ebuzziya Tevfik, Faik Ali, Süleyman Nazif, Celal Nuri ve Halid Ziya.

Kaynakça

  • Salâh Birsel, Kahveler Kitabı, Sel Yayınları, 5. Basım 2009

  • Turgay Anar, Mekandan Taşan Edebiyat, Kapı Yayınları, 1. Basım 2012

  • Cem Sökmen, Eski İstanbul Kahvehaneleri, Ötüken Neşriyat, 1. Basım 2013

  • Osman Cemal Kaygılı, İstanbul’da Semai Kahveleri ve Meydan Şairleri, Gram Yayınevi, 1. Basım 2016

  • Hakan Yalap, Klasik Türk Edebiyatı Işığında ve Kültür Tarihimizde Kahve ve Kahveler, İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, Cilt:6, Sayı: 3

Mert Can Aksoy, Alparslan Beyhan

(212) 526 16 15 / 527 50 32

Divanyolu Cad. No:14

Sultanahmet / İstanbul