Cennete Duyulan Özlem: Düşüşün Getirdikleri

İnsanlığın en eski mitlerine, hikâyelerine göz atacak olursanız insanların ilk yaratıldıkları zamanlarda cennette olduklarını ya da dünya üzerinde altın bir çağ yaşadıklarını görürsünüz.

Sevgili okuyucular, bu hafta hepimizin içinde bulunan en temel güdülerden birinden bahsedelim: cennete özlem. Hepimiz hayatımızın herhangi bir anında her istediğimizin anında gerçekleştiği, savaşın, kötülüğün olmadığı, hayatımızı sürdürebilmek için daha az çaba sarf ettiğimiz zamanların özlemini duyar, o zamanları düşler ya da o zamanlarda yaşamak isteriz. Çocukluğumuzda hayal ettiğimiz bu cenneti yaşıyor gibiyizdir. Sorumluluklarımız azdır, yaşamsal fonksiyonlarımızın devamlılığı ebeveynlerimiz tarafından kontrol edilir, iyi ile kötü arasındaki ayrımı henüz yeni yeni öğreniriz. Büyümeye başladıkça çocukken sahip olduğumuz bu konforu kaybeder, cennetten adeta ikinci defa atılırız. Gelin öncelikle o ilk zamanlara, düşlediğimiz hayal ettiğimiz yemyeşil çayırlara dönelim.

Kutsal kitaplar göz önüne alındığında öncelikle Adem ile Havva adında iki insanın yaratıldığı görülür. Adem topraktan yaratılmış, Havva ise onun kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Bu iki insan cennet bahçelerinde gezer, hayatlarının devamlılığı için hiçbir çaba sarf etmezler. Huzurlu ve güzel bir dünyada yaratıcının kanatları altındadırlar. Bu huzurlu hayatlarının devam etmesi için çiğnememeleri gereken tek kural cennetin ortasında duran meyveleri yasak olan ağaca dokunmamaları, o ağacın meyvesinden yememeleridir. Bu yasak meyveyi yerlerse cezaya çarptırılacaklardır. Adem ile Havva bu yasağa bir süre uyarlar. Ne var ki Tanrı ile insanlar konusunda zıtlaşan, insanların kolay kandırılabilecek varlıklar olduğunu ileri süren şeytan, yılan kılığında Adem ile Havva'ya yaklaşır. Tatlı diliyle onları baştan çıkartır, meyveden yemenin hiçbir soruna yol açmayacağı, hatta onları Tanrı'ya yaklaştıracağı mesajlarıyla ikisini de etkiler. Anlatılara göre Adem iradeli davranıp harekete geçmese de meraklı ve cesur olan Havva yasak meyveden kopartır, ısırır ve Adem'in de ısırmasını sağlar. Yasak meyvenin yenildiği an anlatılanlara göre Adem ile Havva "iyi ile kötü"yü ayırt edebilme gücünü kazanırlar. O zamana kadar çıplak olduklarının farkında olmayan Adem ile Havva'ya bir utanma duygusu gelir. Nihayetinde Tanrı işlenen bu ilk günah nedeniyle ikisine de kızar, cennetten dünyaya sürgüne gönderir. Artık yaşayabilmek için yiyeceklerini kendilerinin bulması, yetiştirmesi gerekir, kendilerini vahşi hayvanlardan korumalı, hayatları için çaba harcamaları gerekir. Havva çocuklarını doğururken büyük bir acı çekecektir. Başlangıçta dünyanın farklı yerlerinde birbirlerini arayan ve bulan Adem ile Havva, geçirdikleri zamanlar ve diledikleri aflarla daha sonra affedilir. İnsanlar dünyada yaşamaya devam etmeli, Tanrı'ya uyan ve inanlar cennete, karşı çıkan ve kötülükler yapanlar ise cehenneme gitmelidir. İşlenen ilk günah ve sürgünle birlikte Adem ile Havva'dan itibaren insanların cennete özlemi de başlar. Kutsal kitaplar söz konusu cenneti ve insanların ilk yaratılışını böyle anlatır.


Bu bağlamda iki ayrı mite kısaca bir göz atalım. Bakalım insanların yaratılışına dair öyküler bize başka neler anlatıyor. Radloff'un derlediği Altay Türklerine ait yaratılış mitlerini kısaca hatırlayacak olursak, Tanrı ilk insanları dokuz dallı bir ağaçtan yaratır. Şeytan yaratılan bu insanların kendi ulusu olmasını ister. Bu nedenle nasıl kendi ulusu yapabileceğini düşünürken, insanların dokuz dallı ağacın sadece gün doğusundaki beş dalının meyvesini yediklerini, diğer dört dala dokunmadıklarını görür. Bunun nedenini sorduğunda insanlar Tanrı'nın böyle emrettiğini, şeytanı kovması ve insanların diğer dört daldan yemesini engellemek için de bir köpekle yılanı ağacın altında bekçi olarak bıraktığını söyler. Şeytan bu bilgileri öğrenince Törüngei adındaki insanın yanına gider. Tanrı'nın bu sözüne inanmamasını, dört daldan da yiyebileceğini söyler. O sırada yılanın uyuduğunu görür, sinsice yanına yaklaşır ve yılana ağaca çıkmasını söyler. Bunun üzerine yılan ağaca tırmanır ve yasak meyveden ilk o yer, şeytanın arzusuna uyar. Bu sırada Törüngei, Eci adındaki bir kıza da vurulmuştur. Yılan yasak elmayı yerken ikisine seslenir. Törüngei ve Eci gelin sizde yiyin bu meyveden der, Törügei reddeder, yılan meyveyi Eci'ye verir. Eci de meyveyi ortadan keser sularını Törüngei'ye sürer. Meyvenin suları vücutlarına değmeden önce insanlar tüylü imiş, meyvenin suları değince tüyleri dökülmüş, çıplak kalmışlar. Bunun üzerine utanıp saklanan Törüngei ve Eci, Tanrı onları çağırdığında ikisi de utancından gelemez, Törüngei başlarından geçenleri anlatır. Bunun üzerine Tanrı çok kızar, yılanı, köpeği ve insanları cezalandırır. Eci artık insanları doğuracak, ağrı ve ızdırap çekecektir. İnsanlar Törüngei ve Eci'den çoğalacak, Tanrı daha fazla insan yaratmayacaktır. İnsanlar artık Tanrı'yı göremeyecekler, ondan yemek alamayacaklardır. Bundan böyle Tanrı'nın elçisi Mai-Tere insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini, neler yapmaları gerektiğini öğretecek, Tanrı'dan haberleri getirecektir. Yaratılış destanının bu ilk kısmı kutsal kitaplardaki kısımlarla benzerlik gösterir. İnsan Tanrı'nın dediklerine uymamış, altın çağı, bir diğer deyişle cennet ellerinden kayıp gitmiştir.

İş bankasından çıkan Hesiodos- Theogonia & İşler ve Günler kitabına bakacak olursak, Hesiodos Theogonia kısmına tanrıların doğuşunu, tanrılar arasında geçen savaşları anlatır. İşler ve Günler kısmında anlatılarda insanlar da görülmeye başlar. İnsanların nasıl yaratıldığı, yaptığı eylemler vs. işler ve günlerin asıl konusunu oluşturur. Soylar efsanesi kısmı oldukça ilgi çekicidir. Bu efsaneye göre ilk insanlar Kronos zamanında ölümsüzler tarafından altından yaratılmıştır. İnsanlar bu dönemde kaygısız, acısız, hastalıksız yaşarlar. İhtiyarlık nedir bilmezler, toprak kendiliğinden bereket saçıyor ve ölüm zamanı geldiğinde tatlı bir uykuya dalar gibi ölüyorlardı. Bu ilk insanlar ölüp de toprağa karışınca insanları ve toprağı iyi birer cin olarak yaşamaya başlarlar. Ardından ölümsüzler gümüşten ikinci bir soy yaratırlar. Gümüş soydaki insanlar altın soylulardan fiziki ve akıl bakımından oldukça farklıdır. Yüz yıl boyunca çocuk kalıp, gülüp eğlenen bu soy büyüyüp de ergenliğe girince ölçüsüz hareketler yapar, coşkun tavırlarıyla başlarını hep belaya sokar. Ölümsüzleri saymayan, tapınaklara gitmeyen bu "saygısız" soy, toprağa gömülüp yer altı cinleri olurlar. Soy bakımından da altın soylulardan daha aşağıdadırlar. Ardından Zeus bir üçüncü soy daha yaratır. Oldukça güçlü, taş yürekli, işleri güçleri saldırmak ve öldürmek olan bu soy tunç soylulardır. Evleri eşyaları da hep tunç ile yapılmıştır. Neticede bu soy da ölür gider. Ardından bir soy daha yaratır Zeus. Efsanelere konu olan kahramanlar işte bu soydandır. Oidipus'la savaşanlar, Helene uğruna Troya'da savaşanlar hep bu soydandır. Zeus ölen bu kahramanların bazılarına mutlu ve ölümsüz bir hayat ve yurt verir. Bu soyun ardından Hesiodos'un da içinde bulunduğu beşinci soy gelir. Beşinci soy demir soyudur, bu soy gece gündüz tanrıların yolladığı dertlerle uğraşır, didinir. Belalarla karışık birkaç sevinçtir bulabildikleri der Hesiodos. Keşke bu soyda doğmasaydım, daha önce doğsaydım diye de bir serzenişte bulunur. Bundan sonraki kısımda Zeus'un insanlara verdikleri özellikler vs. anlatılır.


Hesiodos'un bu serzenişi aslında yazının başında da bahsettiğim hepimizin zaman zaman içine düştüğü cennete özlem duygusu ile ilgilidir. İnceleyebileceğiniz daha birçok mitte insanların bu ilk zamanlarındaki rahatlıklarına, iyiliklerine vurgu yapıldığını görebilirsiniz. Yaşadığımız dünyada çocukluk yıllarımız tıpkı gümüş soyluların çocuklukları gibi ikinci bir cennet, ikinci bir altın çağdır. Ne zaman ki kutsal kitaplardaki gibi meyveden tadıp iyi ile kötü arasındaki ayrımın farkında oluruz- ki bu bağlamda ergenliğe işaret eder- cennetten ikinci bir düşüşü daha yaşarız. Aldığımız sorumluluklar, bunları idare ediş biçimimiz de yukarıdaki soylar efsanesinin ikinci kısmını oluşturur aslında. Ölünce nasıl hatırlanacağız ve bize ne olacak? Bu bağlamda düşünüldüğünde tüm bu stresten kaçmak, sorumluluktan kurtulmak için cenneti derinden özlememiz şaşırtıcı değildir. Bu nedenle zaman zaman ilk insanlara kızıyor olabilirsiniz. İşlemediğim günahın cezasını neden ben çekiyorum diye düşünüyor olabilirsiniz. Ama bir durup düşünmek lazım, iyi ve kötüyü bilmek, kendi özgür iradeni kazanmak gerçekten o kadar kötü bir şey mi? Cennetten düşüşün bize kazandırdığı sorumluluklar altında zaman zaman eziliyor olsak da, yaşamın, zamanın ve akışın farkında olmak, üretebilmek, yeni bir şeyler ortaya koyabilmek gerçekten bir ceza olarak değerlendirilebilir mi?


Sevgili okuyucular siz de aklınıza gelen mitlerden örnekleri ve düşüncelerinizi yorumların altında belirtebilirsiniz. Birlikte düşünmek, konuşmak, üretmek, bilinçli bir şekilde var olabilmek cennetten düşüşün bize kazandırdıkları arasında, o halde neden bunu değerlendirmeyelim?


Not:

Cennetten ikinci düşüş ve ergenlik arasındaki bağlantıyı kuran ve oldukça ilgi çekici bulacağınızı düşündüğüm bir makale var. Ben de yazarken bu makaleden yararlandım, ayrıntılı bir şekilde okumanızda yarar var diye düşünüyorum. Prof. Dr. Mehmet Aça'ya ait olan: Ergenlik: Cennete ikinci bir veda mı? isimli motif akademi halkbilimi dergisinde yayımlanan makaleyi okumalısınız. Makaleye internet üzerinden ulaşabilirsiniz.


Yazıda yer verilen mitler aşağıdaki kaynaklardan alınmıştır:

Ögel, Bahaeddin, Türk mitolojisi 1. Cilt, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2014 s. 485-499

Hesiodos, Theogonia & İşler ve Güçler, İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2017, s.53-55


Almira Koç


(212) 526 16 15 / 527 50 32

Divanyolu Cad. No:14

Sultanahmet / İstanbul