“Bir Japon Nasıl Ölür” Odağında Ali Ayçil ile Söyleşi

Bu kitap benim şairliğimin bir belgesi, bir ispatıdır. İlk şiirlerimde acemiliklerim farklı deneyimlerim vardı onun için bu kitabımda bundan sonra bir şey olur, yolculuğumuz bir şekilde son bulur diyerek darasız, temiz şiirler olmasına özen gösterdim.

Geçenlerde bir sohbet sırasında çok sevdiğim bir ağabeyim durup dururken “Türk şairleri kadar utanmaz bir topluluk daha yoktur” diye bir cümle kurdu. Biraz şaşkınlık fakat çokça merakla nedenini sorduğumda ise “İnsan nasıl olur da Yunus Emre'den sonra şiir yazmaya utanmaz.” dedi. Siz de geçtiğimiz aylarda çıkan “Bir Japon Nasıl Ölür” adlı şiir kitabınızda “Bir panayır yeri ki akla ziyan / Yunus bile cüzdanda iki yüzlük bankınot” dizelerini yazıyorsunuz. Sohbetimize başlarken büyük ozanımızın ismini anmak istedik. Sizin Yunus'unuz kimdir, Yunus şiiri size bir şair olarak ne söyler?


Şimdi biz, Yunus Emre'yi çok değişik zamanlarda çok değişik vesilelerle sürekli anıyoruz. Öncelikle bugünkü konuştuğumuz Türkçemizin senedi Yunus Emre'dir. İkincisi bir dervişin nefesinden, imbiğinden Türkçeye daima bir ter ü tazelik kazandırmıştır ve Türkçe ile kapitalizm yapılamaz, Türkçe ile kötülük yapılamaz. Bu da Türkçenin bir anlamda Yunus tezgâhından ya da Yunuslar tezgâhından örülerek gelmiş olmasıyla ilgilidir. Cemal Süreya’nın da söylediği gibi Yunus Emre, Türkçenin süt dişleridir. Bundan dolayı biz tabii ki bir Yunus pınarından sürekli nasiplenen insanlarız. Sadece şairler değil, bugün Türkçeyi konuşan her insan ve Türkçe konuşmaya başlayan her çocuk dilini Yunus pınarına uzatır. Dünyada da bir derviş ozan tarafından ilk senedi ortaya çıkarılmış bir dil de kolay kolay yoktur. Bu söylediğimiz kuşkusuz Türkçeyi Yunus icat etti anlamında değil ama Anadolu Türkçesinin ilk temiz, halk arasında kabul görmüş ve zamanla yazılı hâle gelmiş metinleri Yunus'ta olduğu için Yunus'un hepimizin kalbinde ayrı bir yeri var. Anadolu'da biz Türk şairlerinin dil atasıdır. Yunus'un hem Türkçe hem hayatımızla ilgili başka imaları da vardır ve bu imalara da dikkat etmek gerekir.

Edebi hayatınıza peş peşe çıkmış iki şiir kitabıyla giriş yapıyorsunuz. Ardından ise uzunca bir süre hikâye ve denemeler yazıyorsunuz. Şimdi ise tekrar okurunuzun karşısına bir şiir kitabıyla çıktınız. Bu çok sesli, edebî kişiliğinizin içerisinde siz kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz? Kendinizi bir şair olarak konumlandırdığınızı rahat bir şekilde söyleyebilir miyiz?

Şunu bir kere söylemek lazım. Türk edebiyatında şairler şu ya da bu nedenle şiir dışında çok değişik metinler daima ürettiler. Bu bizim edebiyat geleneğimizde zaten olan bir şey, yani modern Türk edebiyatını Tanzimat sonrasından başlatırsak Namık Kemal’lerden itibaren şairlerin düz yazıları vardır, bu Sezai Karakoç’ta da vardır, Cemal Süreya’da da vardır, İsmet Özel’de de vardır. Baktığımızda birçoğu, denemeler ve farklı düz yazı türlerinde yazmışlardır. Hikâyeleri olanlar vardır, mesela Cahit Zarifoğlu'nun hem hikâyeleri hem romanları vardır. Bir kere bunlar bir şairin zaman zaman şiir dışında yazabileceği şeyler. İlk kez bende olan bir şey değil ama şu var ki benim özellikle denemelerim ve Sur Kenti Hikayeleri güncel okuru çok yakaladı. Bu tür kitaplar çevrenizdeki okur sayısını arttırdığı için onlar size daha çok deneme ve hikâye yoluyla bağlandıkları için sanki şiir ikinci plandaymış gibi. Oysa merkezimizde daima şiir var, şiir edebiyatın bir türü de değildir, edebiyatın türü olarak mecburen sırf incelemek yapmak, konuşabilmek için sayıyoruz ama şiir, tamamen ontolojik bir iştir ve bundan dolayı bir insanın şairliği söz konusuyken merkeze başka bir şey koyması söz konusu değil. Şiir bizim merkezimizdedir, ne kadar nasip oldu ne kadarını yapabildik o ayrı bir tartışmadır. Şiirden arta kalanlarla, asıl malzemeyi yonttuktan sonra arta kalanlarla da düz yazıyı inşa ediyoruz diyelim.


“Uluorta konuşulan belli ki benim yazgım” diye başlıyor kitabınız. Peki, nedir bu konuşulan? Geriye dönüp baktığınızda yazgınız için neler söyleyebilirsiniz?


Ben bir Türk'üm bir kere, bu önemli bir şey. Tırnak içerisinde özellikle söylemek isterim. Hem kişisel olarak Ali'nin yazgısı hem de bir bütün olarak Türklerin yazgısı benim için kıymetli. Burada aslında ima ettiğim şey şu: hayat, hep başkalarının yazgıları üzerine konuştuğumuz, inşa ettiğimiz bir dil atölyesine benziyor. Belki de şiir yoluyla biz kendimize dair esaslı bir resim vererek bu tür konuşmaları anlamsız hâle getiriyoruz. Çünkü başkaları konuşmaya başladıklarında yorumlamaya da başlarlar ve birisi hakkında konuşma birisini aynı zamanda yorumlamaktır. Göz bile baktığı anda yorumlar. Şiir, bize yönelik her türden yorumlayışın, her türden bakış farkının devre dışı bırakıldığı, bize ait en sahici fotoğrafı kendimizin gösterdiği bir şey. Şair bir kez bunu söylediğinde artık hakkında bir şey söylemenize gerek yok. İşte ben buradayım ve konuşuyorum. Bu bir anlamda şiirle verdiğimiz fotoğrafın bize ait en sahici fotoğraf olduğunu ima eden bir giriş. Türklerle alakası ne? Türkler kendilerini çok az anlatabilmiş, kendileri hakkında çok fazla yorum yapılmış bir millettir. Onun için şiirsiz kaldıklarında külliyen rotalarını şaşırabilirler. Biz onun için aynı zamanda bir şiir medeniyetiyiz. Ahmed Yesevi’den, Yunus’a ve bugünkü şiirin iyi şairlerine kadar. Türklerin tarihi mi Türkçenin tarihi mi derken, Türkleri tarihte ayakta tutanın Türkçe olduğunu, Türkçeyi de ayakta tutanın şairler olduğunu ve şairlerin bu milletin bütün o sayısız tarihi vuruşma ve göç hikâyeleri içerisinde bu milletin ruh asaletini şiir yoluyla teneffüs ettiğimizi de akıldan çıkarmamak lazım. Bize ait sahici bir fotoğrafı da yine şiir veriyor.


Bir Japon Nasıl Ölür adlı son şiir kitabınıza baktığımızda yaşayan, modern, teknolojik bir insan ile eski ve klasik insanın el ele gezindiği görülüyor. Böyle bir çatışmadan söz edilebilir mi? Eğer edilebilirse bu çatışma sizin şiirinizin neresindedir?


Ben böyle bir çatışmaya belki bir on yıl öncesine kadar inanıyordum. Geçmiş ile gelecek arasındaki çatışmaya. Şimdi böyle bir çatışma fikrinin doğru olduğu kanaatini kaybetmeye başladım. Kuşaklar arasındaki çatışma dediğimiz şey daha çok yaşlıların gençleri kıskanmasıyla ilgili bir durum. Geçmiş ile şimdi arasında çatışma dediğimiz şey de her türden muhafazakârlıkla ve geleceksiz kalmışlıkla geleceği inşa edenler arasında bir çatışma gibi gözüküyor bana. Gerçekte tarihin kendisi de böyle, birisi doğru öbürü eğri iki taraf arasında bir çatışma yoktur. Tarih, bir zinciri öbür zincire ekleyerek devam eder ve bizler hatırlayıcılarız. Ben şiir yoluyla varlığımla ilgili bir şeyi hatırlarım, geçmişimle ilgili bir şeyi hatırlarım ama hatırlamak da geçmişi bir şekilde kendi zamanıma dâhil etmektir. Bunu illa da bir gerilim, bir kavga, bir geçmiş gelecek hesaplaşması gibi telakki etmemek lazım. Doğru tarih geçmişin geleceğe akıtılabildiği bir tarihtir, kendi doğallığı içerisinde. Bunu biz Yahya Kemal'in “kökü mâzide olan âti” fikrinde en sarih şekilde zaten formüle etmiş durumdayız. Tarih biraz da budur aslında.

Güçlü toplumlar dengeli bir şekilde değişebilen toplumlardır. Şimdi mesela Türkiye, son zamanlarda ısrarla geçmişin büyük hikâyelerinden bahsediyor, bunun bir noktadan sonra tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Zihinler “iyi geçmiş, kötü şimdi” denklemi içerisinde, bu durum gelecek inşa etmeyi engelliyor. Oysa Mimar Sinan bugün yaşasaydı muhtemelen gökdelen yapacaktı. Niye yapmasın? Mimar Sinan zamanının vasıtalarıyla, zamanının kendisini gösterme imkânlarıyla kendisini gösterecekti. “Bizim Mimar Sinan gibi mimarlarımız neden çıkmıyor?” sorusu anlamsız ve saçma bir sorudur. Bugün muhtemelen Mimar Sinan kabiliyetinde mimarlarımız da var ama biz estetiği, mimariyi, şiiri, düzyazıyı hep geçmişte yapılmış büyük ve kıymetli şeyler olarak telakki ettiğimiz için şimdiki zamanı sürekli olarak küçültüyoruz ve kendimizi değersiz hâle getiriyoruz. Çünkü şimdiki zaman hepimizin katkısıyla inşa olan bir zaman. Geçmişi büyüttüğümüzde “Ben kendi zamanıma bir katkıda bulunamadım.” da demek istiyoruz aynı zamanda.


Kitabınızda derin bir acı hissediliyor. Hatta “hangi kavşakta dursam çatallı bir acıyım” yazıyorsunuz. Bir okurunuz olarak böylesine derin bir acının hemen yanında naif, bilgece bir gülüşe sahip ironik bir dili de görebiliyorum. Bu ironik dil sizin şiirinizde neyi temsil ediyor?

İroni acıyı hafifletmek için giriştiğimiz yollardan birisidir zaten. Yani keyfin ironisi olur mu kuşkuluyum. Bizler bir bütün olarak Türk şiiri, Türk şiirinin arka planı, Doğu-Batı çatışması eksenindeki edebiyatımız, genel olarak sırtını zaten hüzne, acıya yaslamış bir edebiyattır. Biz bundan kendimizi tam olarak kurtaramıyoruz. Bütün büyüyen çocuklar, hayatın içerisindeki herkes bu atmosferin içerisindedir. İran’a gittiğinizde oyun havaları bile hüzünlüdür ve Avrupa’dan Balkanlara doğru geldiğinizde ve Balkanlardan da Türkiye’ye doğru geldiğinizde birden istasyonlarda insan uğurlama biçimleri değişmeye başlar, her şey hüzünlü bir hâle bürünür. Doğu coğrafyasının böyle bir tarafı vardır. Benim şiirimde acı ne kadar bireysel, ne kadar toplumsal bunun çözümlemesini yapabilecek bir durumda değilim ama çok mutlu bir insan olmadığım kesin. Aynı zamanda sizin söylediğiniz gibi belki kendi kendimi yumuşatmak için bir humour bir ironiyi sıkça kullandığım da vaki ve bu da yapma bir biçimde değil, içimde böyle bir arzu var. Hepimizin içinde zaten birden fazla karakter var bunlar yeri geldiğinde ya bir metne ya da hayat içerisinde değişik irtibatlarda ortaya çıkıyorlar. Fakat mutlu da şiir yazılabilir mi? Bizi biraz da şiire çeken sebeplerin bir kısmı tabii ontolojik sebepler, bir kısmı dünyaya atılmış olmanın getirdiği o yalnızlık, o şaşkınlık, o telaş, o korku... Bir de dünyada bulunmaktan duyduğumuz şu ya da bu bir sürü huzursuzluk, bunların hepsi zaten insanın içinde. Şiir başka bir dile kaçmak istiyor çünkü. Asıl insanın çektiği büyük acı, konuştuğu dilin dışına çıkamamış olmaktır. Mevcut dil üzerinden de kendisini ifade edemiyor. Biz şiir yoluyla bu dile saldırıyoruz, hakikatimizi başka bir şekilde ifade etmeye çalışıyoruz. Bütün sızılar bir dile mahkm olmaktan kaynaklanıyor, fiziksel şiddet dışında. İçimizde sanki başka türden konuşursak ve söylersek anlatabileceğimiz, rahatlayabileceğimiz başka bir dünya, maveralar var gibi. Onun için şiir, aslında temel büyük sızı, konuşulan dilin dışına çıkamama sızısıdır.

Peki, şunu diyebilir miyiz şiir için, dil ile dile karşı yapılan bir şeydir şiir. Böylece hep yenik düşmeye mahkûm.


Evet, dili kullanarak dile karşı yapılan bir savaş. Bunu sıkça söylüyoruz. Şiir mevcut dili kullanıyor, ham maddesini ondan alarak ona karşı savaşıyor. Şunu da akılda tutmakta fayda var. Şiir zaten dilin kurduğu düzeni bozma cesaretidir. Dünyada bütün düzenler dilseldir, dil olarak inşa edilmiştir. Dilde inşa edilememiş bir şey hayatta da inşa edilemez, öyleyse mahkûmluğumuz o dil mantığının dışına çıkamamaktadır. Elimizde iki büyük savaşçı var: Şiir ve müzik. Bu savaşçılarımızı kaybettiğimizde dil, yani kültürün dili, mantığın dili, matematiğin dili sonsuza kadar egemen olacak. Şiir ve müzik de kolay kolay iflas edecek, yıkılacak gibi gözükmüyor çünkü yeni insanlar doğuyor. Bu doğan insanlar dil tarafından tanımlanmamış bir evrenin duygularıyla aramıza katılıyorlar ve bundan dolayı her genç şair dünyaya, bu dünyanın düzenine karşı büyük bir saldırı yapar. Bu saldırı da dünyanın ömrünü uzatır.


2016 yılında “Şair ve Patron” başlıklı yazınızın sonunda yazdıklarınızı hatırlatmak amacıyla aynen aktarıyorum. “Kültür endüstrisi, kültürel iktidar, modern devlet, modern şair vb. kavramların şair/sanatçı - patron ilişkisinin yeni biçimleri olup olmadığını sorguluyoruz.” Bu yazdıklarınız etrafında bir şeyler söyleyebilir misiniz? Bugün bu gibi kavramlar etrafındaki tartışmalar göz önüne alındığında Türk şairini nasıl konumlandırıyorsunuz?


Sanatçı-devlet, sanatçı-iktidar, sanatçı-otorite ilişkisi bugünün sorunu değil. Sanatçıların büyük bir kısmı tarih boyunca tembel insanlardı ve bugünkü anlamda bir sanat endüstrisi de olmadığı için bu insanlar caizelere, hükümdarın kollamasına muhtaçtılar ya da iktidarın yerel temsilcilerine valilere, konak sahiplerine... Bu da çok normal bir şey sanat-iktidar ilişkisinde sanatçıların tarih boyunca önemli bir kısmı iktidar tarafından onaylanmak, iktidar tarafından göklere çıkarılmak istemiştir. Sanatçıyla iktidar arasında doğal olarak birbirini besleyen bir ilişki var. Eski şairlere baktığımızda naat, münacat, kaside yazılıyor, dönemin hükümdarına bir övgü vardır, onu göklere çıkarır, bu bir ilişki biçimidir. Övgünün dışına çıktığında ise boynunu veriyordu, mesela Nef'î boynunu verdi. Bugün de kültürel iktidar bağlamında tartışılan şeyler benzer şeylerdir. “Devlet hangimize destek olacak?” ya da “Devletin kültürel imkânlarını hangimiz kullanacağız?” tartışmasıdır. İdris Küçükömer’in muazzam buluşuyla Türkiye’de aslında solcular sağcı, sağcılar da hep solcu oldular. Asıl muhalifler sağcıydı, solcular muhalifmiş gibi gözüküyordu ama iktidarda sol bir parti vardı sürekli olarak ya da Cumhuriyet Halk Partisi fikri devletti aynı zamanda. Şimdi ise tekrar artık o gerçek muhalif olan sağ cenahtaki kesimler devletle ve dolayısıyla devlet imkânlarıyla buluştular, şimdi de onlar tahrif edilmek isteniyor ve çevremizde herkes ajan saçıyor. Herkes projelerle uğraşıyorlar ve Ankara'da devletliler tarafından şiirleri okunsun beklentisi içerisinde olanlar da var. Tüm bunlar geçmişte de böyleydi, şimdi de böyle, gelecekte de böyle olacaktır. Ben Fuzûlî’nin hükümdarın gözüne girmek, İstanbul’da kabul görmek için yanıp yakındığı kanaatindeyim. Diğer şairlerin de saray tarafından kabul görmek için yanıp yakındıkları kanaatindeyim. Bu pek de anlaşılmayacak bir şey değil.

Biraz önce geçmişten bahsederken şunu söyledik “Sanki geçmiş bugünün kötülüklerinden arınmış bir alan gibi gözüküyor.” bunun için çok basit bir formül verebilirim. Geçmişi sağlıklı bir şekilde anlamak istiyorsanız şimdiki zamanınızı alın isimleri, giysileri ve evleri biraz değiştirip geçmişe yapıştırın, işte geçmiş olduğu gibi karşınızdadır. Bugün çok ahlaklı ya da çok ahlaksız, çok iyi ya da çok kötü diye tanımladığınız insanlar geçmiş söz konusu olduğunda kötü taraflarını bir kenara atıp bize artık zarar veremeyecekleri için sadece iyileştirme yoluna gidiyoruz. Böyle bir geçmiş yok. Hatta Uğur Tanyeli mimarımız, kendisi değerli bir mimar ve eleştirmendir, mimari ile ilgili şunu söylüyor: Herkes “Mimar Sinan’ın 16. yy İstanbul’u şöyleydi böyleydi bak ne hâle geldik.” diyor ama aslında bugünün İstanbul’u 16.yy’ın İstanbul'undan çok daha iyi bir durumda. Çoğu evler tek göz ve ahşaptandı. Zannediyoruz ki İstanbul konaktan oluşuyordu. İnsanlar o küçük ahşap evlerde yaşıyorlardı, foseptik çukurlarıyla su kuyuları aynı yerde. Geçmişi aklamak kolay tabii ama geçmiş de günümüzün bir parçası. Doğal olarak bu bahsettiğimiz yazı için “Ne münasebet bizim atalarımız böyle şeyler yapmazlar.” diyenlere karşı “Ne münasebet bizim atalarımız da böyle şeyler yaparlardı.” diyorum.


Yenilgiden Dönerken adlı kitabınızda “Zamanı dünyevileştirdiğimiz için” diyorsunuz “ne kadar erken kalkarsak kalkalım yetişemiyoruz meleklerin dağıttığı rızkımıza” Zaman mefhumu neredeyse her şair ve yazarın elinde yeniden yoğurulup kendine özgü yeni bir şekil almış. Sizin de anlaşılıyor ki zaman ile bir derdiniz var. Bize biraz bu mefhumun sizin için ne ifade ettiğini anlatır mısınız?

Öncelikle insanda birkaç çeşit zaman algısı oluşuyor. Bir tanesi günlük insanın zamanı. Yani sabahtan akşama kadar çalışan, hafta sonu tatil yapan, biraz ev almak için para biriktirmeye çalışan ve kendi kayıplarını bir kıyametmiş gibi telakki eden günlük insanın bir zamanı var. Günlük insan doğal olarak zamanı kendi ömrü ve çocuğunun mukadderatı olarak düşünür. Bir ikincisi tarihçinin zamanıdır, o da ilk çağ, orta çağ, yeni çağ diye birkaç bin yılı içine alabilecek zamanı sanki bir nefeslik zamanmış gibi telakki eder. Hakikaten de öyledir, tarih çok yavaş değişmiştir. Şöyle baktığımız zaman bütün Orta Çağ birbirine benzer üç aşağı beş yukarı. Bu da tarihçinin zamanıdır ama tarihçinin zamanı bir insanın zamanının çok ötesindedir, yani biz yüz yıldan bahsediyorsak o bir Orta Çağ’dan bahsediyor. Bir de hikmet sahibi olduğu söylenen insanların zaman anlayışı var. Onlar da “Bu da geçer ya hû!” dediklerinde bütün bir dünyadaki zamanın bir anlamda özünden bahsediyorlar. Bir de ilahî bir zaman var, belki de bizim yüz binlerce yıl dediğimiz şey ilahî zaman açısından küçük bir andan ibarettir. Bu Tanpınar’ın da vurguladığı gibi. Aslında zaman idrakimizin merkezinde an vardır. Siz buraya girdiğinizde arkadaşımla Tolstoy'un bir konuşmasını paylaşıyorduk. An vardır an dışında bir zaman yoktur ve an da hesaplanamaz bir şekilde geçmektedir. İşte benim sizinle ilk karşılaştığım an gitti, sizinle konuştuğum an gitti, sizin soru sorduğunuz anlar gitti ve şu an bu söyleyişinin kendisi bile artık geri dönülemez bir şekilde bizi geride bıraktı. Ben bu söyleşiyi yaptığımdaki ben ile bu söyleşi yapılıp bittiğinde okuyacağım ben bile aynı ben değilim. Bundan dolayı insan sadece anda mevcuttur ve o an içerisinde artık geçmiş yok olmuş gelecek ise henüz olmayandır. Biz sayısız anların bir araya gelmesinden müteşekkil bir varlığız.


İlgi şaire kan verir diye bilinir. Siz okurunuzla bu ilgi alışverişini ne derecede tutuyorsunuz, yazarken okurunuzu ne derecede dikkate alıyorsunuz? Bununla paralel olarak günümüz edebiyat dünyasında fazlaca gürültü çıkaran ödüllendirmelere hakkında ne düşünüyorsunuz?


Şimdi bir kere bizim işimizde okura zar atanlar da vardır ama iyi bir sanatçı okuru çok fazla kâle alırsa yolunu kaybetmeye başlar. Örneğin bazı iyi romancılarımız daha sonra çok okur sahibi olmayı arzuladıkları için gerçekten o kaliteli yazarlıklarını adeta bir yere bırakıp kitlenin ruhunu okşayacak şeylere yöneldiler. Popülerlik ilgisi ve popülerleşme arzusu günlük insanın bir anlamda duygusal tatminini de beraberinde getiriyor. Bu da sanatçı ile günlük insan arasında ah u vah etme konusunda bir mesafe bırakmıyor. Sanatçı ya toplu yaygaracıya dönüşüyor ya da toplum adına ortak ağıtçıya dönüşüyor. Fakat bir sanatçının “Halk bir şeyden anlamaz, ben yüksek sanat yapıyorum.” cümleleri de en az ilki kadar tehlikelidir. Bütün büyük klasikler ve bütün büyük yapıtlar halk tarafından kabul görmüş yapıtlardır. Şimdi bu iki sözüm arasında ne söylemek istiyorum? Buna ancak halk türkülerinden örnek verebilirim. Mesela bizim anonim halk türkülerini halk kendi ağzında -kuşkusuz ilk söyleyeni vardır ama- yıllar içerisinde o kadar ayarını hazırlamıştır ki artık çoğu klasik hâle gelmiştir, klasik romanlar gibi. Yani “fincanın etrafı yeşil” türküsünü dinlediğinizde veya herhangi bir türküyü dinlediğinizde içerisinde arabesk yoktur, cinsellik çok dengeli bir yere getirilmiştir, neşesi, keyfi her şeyi ayarlanmıştır. Onun için toplumların içerisinde abartılı şeylere denge veren bir başka mekanizma olduğunu da akıldan çıkarmamak lazım. Toplumu kötüye kullanmadıkça, toplum da sizi kötüye kullanmadıkça iyi bir metin üzerinde uzlaşma sağlanabilir ve bu iyi metinler de kalıcı hâle gelebilir. Bugün maalesef sosyal medya yoluyla ya da başka yollarla sanatçı, kitleleri manipüle etmeye çalışıyor kendi adına, bunlara hiç gerek yok. Bunlara gerek yok çünkü bunlar geçici olarak bir hava verebilir sanatçıya. Buna da fazla bir şey dememek lazım, aslında hayat biraz da bunlardan oluşuyor. Mutlu oluyorlar, her şeyi de böyle şikâyet etme babına -sizin sorularınız da biraz beni oraya çekiyor, ister istemez tuzağa düşüyorum- çekmemek gerekiyor. Normalde benim böyle biraz dervişane tarafım da vardır. “Olsun ya hû, bu da olsun o da olsun.” diyebiliyorum.


Sosyal medya dedik, onunla paralel olarak şunu sormak istiyorum. Hızlı bir yaşantımız var artık, hızlı bir çağ artık bu çağ ve bu çağın getirisi çok hızlı kelimelerimiz var. Çok hızlı türeyip çok hızlı yayılan kelimeler bunlar. Bu kelimelerden sizin şiirlerinizde de görülüyor. Bu çağıldayan kelimeler şelalesini şair nasıl yapacak da kendi şiirine akıtacak?


Tarihin belli dönemlerinde belli nedenlerle ya da nedensiz olarak bir kısım yeni kelimelerin girmiş olması o dönemde bir kısım yeni kelimelerin üretilmiş olması dilin ana gövdesine çok da hasar oluşturacak bir şey değildir. Biz dilin gövdesiyle ve beyniyle büyüyoruz. Doğal olarak biz Türkçe okuyarak, Türkçe konuşarak, Türkçe dinleyerek büyüyoruz. Türkçenin dünyadaki en dayanıklı dil olduğunu düşünüyorum. İkincisi ise en büyük dillerden birisi olduğunu düşünüyorum. En büyüktür diyemem ama en dayanıklı dil olduğunu iddia edebilirim çünkü sondan eklemeli bir dilimiz var ve büyük bir özgüvenle aldığı kelimeyi hemen Türkçeleştirebiliyor. Bundan dolayı bizim Türkçe için endişelenmemize gerek yok. Biz Türkçeyi değil Türkçe yüzyıllardır bizi koruyor, sağ olsun. Dilin yenilenmesi eğer cebrî bir yenilenme değilse yani devrimler, başka ülkelerin zorlaması, herhangi bir proje bağlamında değilse yenilenme o dil için bir hayat işaretidir. Çünkü dil yeni dünyayı anlayacak hâle yeni sözcüklerle gelir. Yeni dünyada sözcüklerle biz ikame ederiz ve yeni dünya karşısında pek de bigâne kalmadığımızda ister ona eşlik etmek ister cevap vermek bağlamında yeni dünyayı içselleştirdiğimizde onun sözcükleriyle yaparız bunu. Dillerinin hiç değişmediğini iddia eden bir topluluk için hepimiz üzülelim. Bunlar beyinlerinin hiç değişmediğini, zamanlarının hiç değişmediğini, arzularının hiç değişmediğini, tarihin bir döneminde bir açık hava buzdolabın konulduklarını iddia ediyor durumdalardır.

Bizim dilimiz tabii ki de değişecektir. Bu bir suyun arınması gibi, hafiflemek gibi, kanat çırpmak gibi bir şeydir dil için. Gençlerin ağızlarını yuvarlayarak konuşmasındaki o tatlılığı dinlediniz mi hiç? Bazıları bunu bozulma olarak görüyor, hayır. O kendisini, kendi dilini biraz yuvarlayarak, kendisi olarak hayata dâhil etmeye çalışıyor. Biz dile ona o imkânı verdiği için teşekkür etmeliyiz. Her şeyde “dilimiz bozuluyormuş gibi” söylenmemize gerek yok, dil öyle kolay bozulmaz. Biz Türkçeye değil Türkçe bize çok büyük iyiliklerde bulunuyor. Dilimiz o kadar da kolay değişmez. Ancak ihtiyaçlar söz konusu olduğunda, mesela ben her sabah metroya binip geliyor ve her akşam metroyla gidiyorum, artık bu sözcüğü benim kullanmam, bu sözcüğün Türkçe kodlanıp kodlanmamasıyla değişemez. Sözcükleri sadece dil bilinci oluşturmuyor, sözcükleri aynı zamanda güçlü ekonomik, teknolojik bir medeniyet oluşturuyor. O teknolojiyi üreten uygarlık o sözcüğü ihraç ediyor bir anlamda. Yani hem teknoloji üretmiyorsunuz, dünyaya teknoloji ihraç etmiyorsunuz hem de dilimiz bozuluyor diyorsunuz, bunu diyemezsiniz. Dilinizin bozulmasını istemiyorsanız nesnelere ismi verecek icatları sizin yapmış olmanız lazım. Son yüzyıldaki en büyük zaferlerimizden bir tanesi buzdolabına buzdolabı demiş olmamızdır, computera da bilgisayar demiş olmamızdır. Bunlar tuttu mesela, özellikle bilgisayar kelimesinin tutması bizim için çok önemli çünkü bilgisayarın bütün diğer birimlerini yabancı bir dilde söylesen bile çağımızın ana makinası olan bilgisayarı Türkçeleştirmekle biraz kendimizi garantiye aldık diye düşünüyorum. Parçalarından ne kadar çok bahsedersek bahsedelim ondan bilgisayarın parçası olarak bahsediyoruz. Anasını Türkçe tuttuk yani.


Türkiye'de ve dünyada şairin, şair algısının zedelendiğine dair şeyler son yirmi otuz yıldır birçok isim tarafından yazılıp çiziliyor. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz? Genç şairler için kendilerini gösterebilecekleri, kanıtlayabilecekleri hatta yetiştirebilecekleri yerler dergiler olarak biliniyor. Dergâh dergisinde bulunduğunuz konum dolayısıyla genç şair ile birebir bir etkileşimde bulunabiliyorsunuz, bu etkileşimi de göz önünde bulundurarak bugünün şiiri hakkında neler söyleyebilirsiniz?


Ben şairlerin kişilikleri ve şiir ortamı hakkında olumsuz yargıların modern edebiyatımız boyunca hem var olageldiğini ve bir dönemin öbür dönemden daha iyi olduğunu gösterebilecek çok donelere sahip olmadığımızı düşünüyorum. Edebiyat hep böyle biraz dedikodularla, “şiir ölüyor mu?” sorularıyla, “Genç şair anlaşılmıyor!” yakarmalarıyla süregeliyor. Bugün dünyada en iyi şiirin Türkiye'de yazıldığını düşünüyorum. Dünyada en çok edebiyat dergisi Türkiye'de çıkarılıyor. Bu da Türk toplumunun gençleriyle, yaşlısıyla, orta yaşlısıyla ruhunu teslim etmediğini, kapitalizme ve dünyaya karşı direndiğini şiir ve edebiyata özellikle şiire bağlılığını gösterdiğini düşünüyorum. Türkiye'de yazılan şiir kıratında dünyada şiir yazılmıyor artık. Bu dünyadaki büyük umut ocağının Türkiye olduğunu gösteriyor çünkü şiir her tarafı zehirlenmiş bir arazideki karıncaya benzer, yani hayat ondadır. Bundan dolayı da genç şairler demek ki Türkiye'de çalışıyorlar ve bu şiir yeri kuşaklar tarafından besleniyor. Bizim gibi kurumsal edebiyat dergilerinin en önemli tarafı kabiliyetli gençleri dergi bünyesine dâhil etmeleri ve onların edebiyat yolculuklarında bir anlamda refakatçıları olmalarıdır. İyi edebiyat namzeti olan gençleri bırakın önünü kapamayı biz her gün duayla o gençlerden birinin dergimize nasip olmasını arzularız. Yaptığımız iş kabiliyetlere bağlı bir iş bundan dolayı da ben Dergâh’ta her zaman daha çok genç arkadaşın bulunmasını arzuluyorum.


Mert Can Aksoy

(212) 526 16 15 / 527 50 32

Divanyolu Cad. No:14

Sultanahmet / İstanbul

Anasayfa     Hakkımızda     Sayılar     Etkinlik     Yazılar     Basında Biz     İletişim