ARZU TRAMVAYI'NDA PERSONALAR

Jung, kuramını oluştururken Freud’un aksine daha iyimser ve insana dair umut vadeden bir anlayış ile hareket eder. Peki Jung Analitik Psikoloji ile kişiliğe dair nelerden bahseder?


Bu hafta sizlerle Tennessee Williams’ın kaleme aldığı Arzu Tramvayı karakterlerini Carl Gustav Jung’ın Analitik Psikoloji kuramı kavramları ile inceleyeceğiz.


Carl Gustav Jung, Sigmund Freud’un yakın arkadaşı -bir dönem- ve meslektaşıdır. Jung, Freud ile tanıştığında onun çalışmalarından ve psikolojiye dair görüşlerinden etkilenir. Freud onu yakın arkadaşı, oğlu, veliahtı olarak gösterir fakat ikilinin yaşadığı kavramsal çatışmalar sonucu ilişkileri zedelenir. Jung, kuramını oluştururken Freud’un aksine daha iyimser ve insana dair umut vadeden bir anlayış ile hareket eder. Peki Jung Analitik Psikoloji ile kişiliğe dair nelerden bahseder?

Jung, Analitik Psikoloji kuramında kişiliğin persona, anima, animus, gölge ve ben olarak adlandırılan arketipler tarafından şekillendiğini söyler. Arketip, bireyi insan kılan ve türüne özgü davranmasını sağlayan psişenin ayrılmaz bir parçasıdır. Psişe, ruh ve can anlamına gelirken psişik enerji psişeyi harekete geçirecek olan enerjinin kendisidir. Algılama, düşünme ve hissetme gibi psikolojik etkinlikler bu psişik enerji ile var olur. Personayı da psişenin dış yüzü olan maske olarak tanımlar.

Persona kavramı ilk olarak tiyatroda kullanılmış, Jung sonradan psikoloji alan yazınına kazandırmıştır. Aktör-aktrislerin taktıkları ve oynadıkları oyunu gösteren maske anlamına gelen persona psikolojide, toplum kurallarına uymayı sağlayan kolektif bir yapıdır. Persona sayesinde birey, toplumsal bir dış görünüş kazanır. Duygu, düşünce ve davranışları ile beklentileri karşılarken yaşadığı topluma uyum sağlamak için personalar inşa eder ve dışlanmamak adına ‘kendi olmaktan’ uzaklaşır. Persona, insan ilişkilerini kolaylaştırıcı bir işleve sahiptir. Kişinin günlük yaşam ihtiyaçlarına karşılık veren işlevsel bir ruhsal davranış şekli yani sosyal bir maskedir.

Peki ya toplumun istemediği duygular, düşünceler, davranışlar… Nasıl ki madalyonun iki yüzü varsa psişenin de istenilen ve istenilmeyen yüzü vardır. Arzular, toplumsal standartlara uymayan duygular psişenin istenilmeyen yüzü olan gölgede yer alır. Bireyin kabul etmediği yönleri, başarısızlıkları, vahşi duygular, istekleri bu arketipte yer alır. İstenmeyen yön olsa da ortadan tamamen kaybolmaz ancak bastırılabilir. Bastırılan istek ve duygular ile yüzleşmek sancılı ve yıpratıcı bir süreç olabilir. (Jung’un Gölge’si, Freud’un İd’i ile benzerlik gösterir.)

Anima ve Animus, psişenin iç yüzleridir. Erkeğin bilinçdışındaki dişil elementi anima, kadının bilinçdışındaki eril elementi animus olarak adlandırılır. İki cinsiyetin de farklı yönlerinin gelişmesini destekler. Anima, erkeğin karşı cins ile olan duygusal ilişkisini yoğunlaştırır. Animus, kadınların erkeğe özgü olan alanlarda kendilerini göstermelerini destekler. Bu arketipler kadın ve erkeğin birbirlerinin doğasını anlamasına yardımcı olur.

Ben arketipi ise kişiliğin merkezinde yer alan bireyin kendine en yakın gördüğü arketiptir. Süreklilik sağlayan ve kimlik bilincinin oluşmasına yardımcı olan ben arketipini günlük yaşamada cümle kurarken ‘ben’ ya da ‘benim’ sözcüklerini kullanırken de dışa vurulur.

Jung ve Analitik Psikoloji kavramları ile ilgili edindiğimiz bilgiler ışığında Tennessee Williams’ın kaleme aldığı Arzu Tramvayı karakterlerine bakmaya başlayabiliriz. Tennessee Williams takma adıyla bilinen Thomas Lanier Williams 20. yüzyılın en seçkin oyun yazarlarından birisidir.

1947 yılında yazdığı ve tiyatro için bir dönüm noktası olarak kabul edilen, dünya klasikleri arasında gösterilen Arzu Tramvayı bir tragedyadır. Oyun karakterleri:

· Blanche (Stella’nın kız kardeşi, İngilizce öğretmeni)

· Stella (Ev hanımı)

· Stanley (Stella’nın eşi, Polonya göçmeni bir işçi)

· Mitch (Stanley’in iş arkadaşı)

İlk sahnede bizi New Orleans’ta iki katlı küçük bir ev karşılar. Burası Stella ve Stanley’in yaşadığı küçük ve yoksul sayılabilecek bir evdir. Stella aristokrat ailesinin Belle Reve’deki çiftliğini terk ederek yeni bir hayata burada başlar. Blanche ise bir süre lisede öğretmenlik yaparak geçimini sağlar fakat toplumun kabul etmeyeceği bir hayat sürdüğü gerekçesiyle mesleğini ve mutluluk arayışındayken yaşadıkları nedeniyle de çiftlik evini kaybederek valizine sığdırdığı havalı kıyafetleri ile Arzu Tramvayı’na atlayarak kız kardeşi Stella’nın yanına gelir.


Stella, erkekleri çalışma dünyasına ve kadınları ev içine hapseden bir toplum içerisinde yetişmiş bir kadının ev işleri ile süregiden hayatını yaşarken Stanley’in ona karşı tüm olumsuz davranışların, uyguladığı şiddete rağmen eşinden -evinden- vazgeçemeyen bir kadındır. Stella’nın personası -sosyal maskesi- iyi bir eş olmak ve kadın olarak ona yüklenen sorumlulukları yerine getirmeye yöneliktir. İçinde bulunduğu hayatı sorgulamadan kabullenmiş, itaatkâr ve duygusal davranış şekillerini benimsemiştir.

STELLA: Evet Blanche, dışarıdan sana nasıl göründüğünü tahmin edebiliyorum ama bu yüzden korkunç üzgünüm ama senin düşündüğün kadar ciddi değildi, bir kere erkekler içki içip, oyun oynarsa böyle şeyler olur, ne yaptığını bilmiyordu, geri döndüğümde süt dökmüş kedi gibiydi ve yaptıklarından çok utanmıştı… BLANCHE: Ve bu onu mazur mu gösterir? STELLA: Hayır, böyle kavga çıkartan hiç kimse mazur görülmez, Stanley her zaman bir şeyler kırar, düğün gecemizde bile eve geldiğimizde terliklerimden birini fırlattı ve ampulü kırdı.

Stella’ya göre erkeklerin içki içip, bir şeyler kırıp dökmesi ve şiddete başvurması eşi tarafından kabul edilebilir bir durumdur. Çünkü toplumun ondan beklentisi eşinin olumsuz davranışlarını affetmesi ve ona sadık olmasıdır. Bu düşüncesini destekleyenlerden birisi de eşi Stanley’dir. Stanley, arkadaşları ile poker oynamak, içki içmek ile mutlu olan Polonyalı bir göçmen işçidir ve ona göre yazılı olmasa da bir kadın eşi ile bir bütün olduğundan evlilikten önce sahip olduğu haklara eşi de ortaktır.

STANLEY: Biliyorsun Napolyon kanunlarına göre bir erkek, karısının çıkarlarını da korumakla mükelleftir, özellikle karısı bebek bekliyorsa…


Stanley, Napolyon kanunlarından oyunun pek çok yerinde bahseder çünkü baldızının Bele Reve çiftlik evi kaybetmediğini, Stella’nın hakkı olan paraya el koyduğuna inanır. Blanche ve Stanley ilk sahneden itibaren anlaşamaz hatta sık sık tartışır. Bu ikilinin alkole olan düşkünlükleri ve Stella’ya olan sevgileri dışında ortak noktaları olmadığı söylenebilir.


BLANCHE: Hayvan gibi davranıyor, hayvan gibi alışkanlıkları var, hayvan gibi yiyor, içiyor ve konuşuyor! Hatta hayvandan bile ilkel, maymun adam gibi! Antropoloji öğrencilerinin sınıfında gördüğüm resimlerdekine benziyor! Binlerce binlerce yıl geçti ama Stanley Kowalski hala taş devrinde yaşıyor! Ormanda avını öldürüp eve çiğ et getiriyor! Ve sen de onun yolunu gözlüyorsun! Belki seni dövecek, belki de homurdanıp öpecek! O dönemde öpüşmek icat edildiyse tabii! Gece oluyor, diğer maymun adamlar toplanıyor, hepsi onun gibi iri yarı ve homurdanıyor, sen buna poker gecesi diyorsun! Maymun adamların partisi! Kavga ediyorlar, Tanrı’nın bizi yarattığı günden beri epey bir ilerleme kaydettik Stella! Kardeşim!


Blanche’in Stanley için bir hayvana benzetmesi yaparak vahşi yönlerini vurgulaması Jung’un bahsettiği gölge arketipini akıllara getirir. Stanley’in istenmeyen, hoş karşılanmayan bu davranışlarını personasının ardında saklanan gölgeden kaynaklandığını düşünülebilir. Tabii Stanley için arzuları ve cinsellik erkek olmanın ona verdiği en büyük güçlerden birisidir.


Zengin ve aristokrat bir ailenin büyük kızı olan Blanche, erdemli ve uysal -tıpkı Stella gibi- bir kadın olması için öğretilerle yetiştirilir. On altı yaşındayken tutku ve aşk dolu hislerini fark ederek Allan Grey adında bir adam ile evlenir. Fakat Allan, toplumda erkekler için kabul gören personanın dışında bir yapıya sahiptir. Zarif, ince ruhlu ve kırılgan yapıda olan Allan için Jung’un anima arketipinin özelliklerini yansıttığını söylenebilir. Bunun yanında Allan, erkeklere ilgi duymaktadır fakat bunun toplumda hoş karşılanmayacağını bildiğinden Blanche ile evlenerek bastırmak ister. Blanche, onun homoseksüel olduğunu öğrendiğinde Allan yaşadığı utanç duygusu ve kabul görmeme endişesi ile intihar eder. Allan’ın toplum içerisinde var olabilmek için taktığı persona işlevini yitirdiğinde hayatı da yitip gitmiştir. Blanche ise yaşadığı kayıp sonrası duygusal çöküntüsünü yanına alarak personasını korumaya devam eder. Tüm hayati kararları ve yönetimi erkeklerde olan bu hayatta bir kadın olarak tükenmeye başlar ve taktığı personanın da işlevini yitirmesine şahit olur. Bir yandan da arzuları ve bastırdığı isteklerine karşı koymayı bırakarak yaşamına devam eder. Çünkü toplumun ondan beklediği gibi kabar ve şık olmak, ev işleri yaparak hayatını sürdürmekten oluşan persona, hayatının bu evresinde ona yarar sağlamaz.


Ve Blanche, insanların beklentileri ve kendi duyguları arasında kaldığını Stella’ya bir tirat ile anlatır.


BLANCHE: Hiçbir zaman yeterince güçlü ve kendine yeten biri olamadım, insanlar yumuşak olunca da, güçlü insanların merhametine sığınmak zorunda kalırlar, baştan çıkartıcı olmak zorunda hissederler, yumuşak renklere bürünürler, bir kelebeğin kanadı gibi yumuşak ve ışıltılı, bir gecelik sığınacak yer için geçici bir büyü yapmak zorundadırlar, bu yüzden son zamanlarda iyi değildim, oradan oraya sığınacak bir yer aradım, korunacak bir yer arıyordum Stella, çünkü dışarıda fırtına vardı, hep fırtınalıydı ve ben fırtınaya yakalanmıştım, insanlar seni fark etmezler erkekler seninle sevişmeden senin varlığını bile fark etmezler ve insan birinin koruyuculuğa altına gireceksen, varlığını fark ettirmek zorunda kalır, yumuşak insanlar ışıldamalı, parıltı saçmalıdır, ampullerine üzerine kağıttan fenerler asarlar fakat artık korkuyorum, çok korkuyorum, bu oyunu ne kadar sürdürebilirim bilmiyorum, yumuşak olmak yetmiyor, hem yumuşak hem de cazip olmalısın ama ben artık solmak üzereyim!

Carl Gustav Jung'un Analitik Psikoloji kuramındaki arketiplerle Tennessee Williams'ın Arzu Tramvayı karakterlerini inceledik. Yaşadıkları toplumun etkilerini, beklentilerini bir giysi gibi giyen karakterlerin hayatlarındaki değişimler ile gölgelerini açığa çıkardıklarını fark ettik. Persona ve gölge madalyonun iki farklı yüzüydü. Ve gölge gizlenmeye çalışsa da ortaya çıkmak için personanın boşluğunu kovalıyordu.



Gençtanırım Kurt, D. ve Çetinkaya Yıldız E. (2017). Kişilik Kuramları, Pegem Akademi, Ankara.

Williams, T. Arzu Tramvayı, (Çev. Nilüfer Karakullukçu). İmge Yayınları, İstanbul.

Tan, F.Ç. (2014). Tennessee Williams’ın kadın karakterlerinde sosyal maske/persona.

Ezici,T. Tennessee Williams’ın Kısa Oyunlarında “Çürümüş Dünya” ve “Kaçak Benlik” Metaforları.

Geçtan, E. (1998). Kimbilir? Metis yayınları, İstanbul.

Jung, C. G. (1992). Analitik Psikolojinin Temel İlkeleri –Konferanslar- Cem Yayınevi, İstanbul.

(212) 526 16 15 / 527 50 32

Divanyolu Cad. No:14

Sultanahmet / İstanbul