top of page

15. ve 18. Yüzyıllar Arasında Avrupa'da Cadı Kavramı ve Cadı Avları

Avrupa devletlerince imzalanan Vestfalya Antlaşması ile tüm bu din savaşlarına son vermeye çalışılmıştır. Ancak cadılara veya marjinal toplumlara olan tutum bir yüz yıl daha devam etmiştir.

 

Cadı kelimesinin bilinen en eski anlamı Eski Almanca’daki “hagazussa” kelimesidir. Ayrıca “tunripa”, “zunrite” ve “waliderse” gibi çeşitli kelimeler de kullanılmıştır. Genel anlamı çit üzerine binen/çıkan kişi demektir. Ancak tüm bu kelimelerin ortak bir anlamı olarak çocukları öldüren, insan yiyen, geceleri dolaşan dişi hayalet’tir.[2] Buradaki hayalet kavramı ise bunları yapan kötü bir insanı andırmaktadır. Bu da benzer işleri yapan veyahut yaptığı düşünülen cadının kendisi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kral Şaul

Bilinen ilk cadı/kahin örneği MÖ 10. yüzyılda yaşamış olan “İsrail’in ilk kralı Şaul’a, savaşta öleceğini söyleyen Endor bilicisi Endora’dır.[3] Avrupa’da cadı/büyücü cezalandırma veya yakma olayları ilk kez 3. yüzyılda başlamış, kilisenin büyücülük ve kahinliği yasaklaması 5. yüzyılda netleşmiştir.[4] Avrupa’da modern cadılık kavramı 13. yüzyıldan[5] sonra ön plana çıkmış olsa da aslında geçmişten gelen Pagan kültürünün etkisi gözükmektedir. Eski Yunan, Roma ve Avrupa’nın eski toplumları Pagan kültürlerini unutmayarak zaman içinde geliştirmişlerdir.[6] Fakat akıllara gelen cadılık ve büyü gibi kavramların Hıristiyanlık döneminde inançla bastırılmaya çalışılması, gizli bir hareketmiş gibi yine de varolan Paganizmin ortaya çıkmasını sağlamıştır.[7] Ancak Reform dönemindeki cadılık kavramında oluşan öğeler akıl ve ruh sağlığı (psikopatoloji) ile alakalı gözükmektedir.[8] Anadolu menşeili Katharlar ve Bogomiller[9] gibi halklar 9. yüzyıl gibi erken bir tarihte Anadolu topraklarından Avrupa’ya göç etmeye zorlanmışlardır. Bunun neticesinde göçe zorlanan bu kitleler Avrupa’nın heretik (sapkın) toplumlarını oluşturan baş unsurlardandır.[10] Özellikle Bogomiller’e göre bu Dünya kötüydü. Bu Dünya Şeytan tarafından yaratılmıştı. Ortodoks ikonoları boşunaydı, çarmıhtan nefret edilmeliydi çünkü bunlar da şeytanın işleriydi. Hiyerarşiye sahip olmayan bu heretik topluluk kilise için tehlikeli arz etmekteydi. Çünkü Doğu Avrupa’dan kopan batı’daki Bogomiller –Katharosçular–[11] öğretilerini Ren bölgelerin’de Batı Avrupa’ya doğru yaymaya çalışmıştır.[12] Buna binaen cadılık ve büyü olgusu ise heretik toplulukların olmadığı yerlerde ya hiç var olmamış ya da yöresel, münferit olaylardan öteye geçememiştir.[13]


Cadılığın kökeni herhangi bir din ile bağlantılı gözükmemektedir.[14] Cadılık, büyü ve benzeri insan doğasına ve dinlere göre de ters düşen[15] bu kavramların modern çağ öncesinde de tüm din ve inançlarda farklı şekillerde de olsa ortaya çıktığı görülmektedir.[16] Yaklaşık 350 yıl sürecek olan Cadı Avı Çağı Avrupa ülkelerinin kültürlerine özgü bir imge olarak karşımıza çıkmaktadır.[17] Sanılanın aksine cadı avları Rönesans ve Reform hareketlerinden sonra artış göstermiştir.

Avrupa’da 15. yüzyıldan sonra başlayan Reform ve Reform karşıtı hareketlerin sonrasında gelen Aydınlanma Çağı’nın sürecini hazırlayan sebepler (sosyal, ekonomik, toplumsal ve siyasal) sayesinde ‘Cadı’ kavramı Katolik Kilisesi’nin boynuna tasmayı taktığı bir günah keçisi olmuştur.[18] Avrupa’nın en karanlık dönemlerinden biri olarak adlandırılan cadı avlarının başladığı bu dönemde Amerika Kıtası keşfedilmiş, coğrafi keşifler başlamış, sayısız bilim adamı[19] ortaya çıkmış ve yeni buluş ve icatlar yapılmıştır.[20] Buradan yapacağımız çıkarım Avrupa’nın karanlık bir çağda olmayıp, Rönesans ve Reform Çağının uç noktalarını yaşadığı bu zaman diliminde cadı avlarının şiddetlenmesini birçok sebebe bağlayabiliriz. Örnek verecek olursak; 7. ve 16. yüzyıllar arasında doğulu Müslüman devletlerin Avrupa’ya olan baskıları ve ayrıca Avrupa’nın kendi içindeki mezhepsel ayrılıkları,[21] veba salgınları, iklimsel bozukluklar, heretik toplumlara karşı olan tutumlar gibi unsurlar Avrupa’nın kendi içinde savaşmasına ve hatta cadılık olgusunun oluşmasına ve avların başlamasına ön ayak olmuştur.[22] Ancak bu saydığımız sebepler dahi zihinlerde oluşan cadı kavramını açıklamaya yetmeyecektir.


Neden Kadın ?

Geleneksel cadı öğretisine göre cadının gücü kendinden oluşmamaktadır. Şeytan’ın bir yardımı, lütfu olmadan cadı bir hiçtir. İnanılan görüşe göre cadı, Şeytanla cinsel ilişkiye giren, Şeytan’ın dediklerine hizmet eden, insanlara ve diğer canlılara zarar veren bir fahişedir. Bilakis Şeytan, cadıyı eğitir.[23] Peki cadı dendiği vakit akla kadının gelmesi nedendir ve nasıl olmuştur? Geç Orta Çağ’ın sonlarında ve Yeni Çağ’ın başlarında kadın adeta bir köle gibidir.[24] Cadı kavramının kadınlarla özdeşleştirilmesi ise o dönemde yapılan açıklamalar[25] ve cadılıkla ilgili yazılan kanun kitapları ve birçok yazı sayesinde meydana gelmiştir.[26] 15. ve 16. yüzyıl insanına göre kadın fiziksel olarak güçsüz, çabuk kandırılan, küfre daha yatkın, şeytanın cazibesine çabuk kapılan, sapkınlığa varan cinsel açlığına olan inançgibi düşünceler sayesinde cadı kavramı kadının üstüne giydirilmiştir. Ayrıca kadınlar doğum yapmak, bebeklere bakmak, yemek yapmak, hayvan bakımı gibi yaşam içinde olan alanlarla iç içelerdi.[27] O dönemde hayatla bu kadar içice yaşayan kadınlar çocukları öldürebilir, komşularına kötü niyetli büyüler yapabilir, baştan çıkarılabilir ve daha bir çok olayı gerçekleştirebilirdi. Havva da yılan (Şeytan) tarafından baştan çıkarılmamış mıydı? [28] Cadı olduğu düşünülen kadınlara yönelik “haşeratı yok etme”, “yok edilmesi gereken”, “köküne kadar kurutma” gibi deyimler ortaya çıkmıştır.[29] “Cadı avlarının ilk dönemlerinde, kurbanların kimsesiz ve fiziksel bozukluğu olan yaşlı kadınlar arasından seçilmesi”[30] yine kadına olan duruşu belirtmektedir. O zaman için bir kadının cadı olma olasılığı için yukarıda saydığımız sebepler oldukça yeterli gözükmekteydi. 15. yüzyılın ortalarında ön plana çıkan çocuk yamyamlığı, doğum yapan kadına ve ebelerin de kadın olması dolayısıyla, kadınlara (kadın cadılara) yöneltilmiştir.[31] Bu cadılık suçuna dair Kramer’in yazdığı “Malleus Maleficarum”da verilmesi gereken cezalar detaylıca yazılmıştır.[32] 20. yüzyıldan sonra ortaya çıkan Feminizm düşüncesinin getirdiği yanlış yorumlar ile cadılığın sadece kadınlara yönelikmiş gibi sunulması da doğru değildir. Lakin yine de cadı avlarının büyük çoğunluğunun kadınlara yönelik olduğunu söylemekte fayda vardır. Hatta bir örnek olarak “Güneybatı İngiltere'de Essex'te, 1650 ile 1680 yılları arasında gezici mahkemelerde büyücülükle suçlanan 270 kişinin yüzde 91 'i kadındı.”[33] 14. yüzyılda ve devamında erkeklerin de cadı suçlamasıyla karşı karşıya kaldığı görülmektedir.[34] Hatta daha sonraki yüzyıllarda da cinsiyet ayrımı olmaksızın cadı avları devam etmiştir. Bu bağlamda işkenceyi ilk elden tatmış, mahkemedeki tanıkların tutarsızlığını görmüş ve dönemin anlayışını bize aktaran ve Haydar Akın’ın da Türkçe’ye kazandırdığı Johannes Junius’un[35] 24 Temmuz 1628 tarihinde kızı Veronika’ya tutuklu olduğu hapishaneden yazdığı mektup ise konunun anlaşılması açısından çok önemlidir. Bu bağlamda seçerek alınmış bir kaç yeri buraya aktaracağım.[36] “Yüzlerce binlerce kez iyi geceler canım kızım Veronika. Suçsuz yere hapse atıldım, hiçbir suçum olmadığı halde işkence gördüm, suçsuz olduğum halde öleceğim. Çünkü her kim buraya getiriliyorsa ya cadıdır ya da uzun süre gördüğü işkence sonunda hayalinde yarattığı şeylere inanmaya başlar ve Tanrı’dan af diler(...) Yemin ediyorum sayın baylar, duyduklarınızın hepsi yalancı tanıkların ifadeleri. Bunlar yemin ettirilmeli ve doğru biçimde sorgulanmalı. Bu yapılmaz ise, benim kendi irademle veya cellat marifetiyle itiraf ettirilmem gerekiyor demektir. Cevap veriyorum; hiçbir zaman Tanrı’yı inkar etmedim ve etmeyeceğim. Bağışlayan Tanrı da beni koruyacaktır. Yapabileceğim her şeyi yapıp sabırla beklemek istiyordum. Ancak, maalesef, Tanrı beni bağışlasın, cellat geldi ve ellerimi bağlayarak başparmaklarımı mengeneye takarak tırnaklarımdan kan gelinceye kadar sıkıştırdı. Yazımdan da anlayacağın üzere 4 hafta ellerimi kullanamadım.(…) Cellat beni tekrar hücreye götürdüğünde şunları söyledi: ‘Efendim, sizden rica ediyorum, Tanrı aşkına, gerçek veya değil bir şeyler itiraf edin. Tahmin edebilirsiniz ki, size yapılan bu işkenceye dayanmanız mümkün değil. Tüm bu işkencelere dayanabilseniz bile serbest kalabilmeniz mümkün olmayacaktır. Bir kont bile olsaydınız, işkenceler birbiri ardına devam edecek, siz cadı olduğunuzu itiraf edene kadar sürecektir. Onların memnuniyeti ancak bu sonucu aldıklarında sağlanacaktır, her biri diğerine benzer.(…) Ne kadar dindar olunursa olunsun, istenirse, cadı olunabilir. Şayet Tanrı elçisini göndermezse hiç kimse, kont dahi olsa, kurtulup özgürlüğüne kavuşamaz, tüm aileler yakılır, günü geldiğinde görülecek gerçek budur. Çünkü bir tek kişi, benim yapmak zorunda kaldığım gibi, haklarında hiçbir şey bilmediği herkesi ihbar edebilir.”

16. yüzyıldan sonra cadı profili hızlı bir değişime uğramıştır. Kadın profilinde yaş ortalaması düşmüş, kimsesizlik, yaşlılık, yoksulluk ve çirkinlik gibi folkrolik büyücülük ile örtüşen kavramlar yeni cadı davlarının açılmasında belirleyici olmamıştır. Her yaştan, her meslek ve gelir grubundan olan kadınlar artık tamamen şeytanla işbirliği halinde olan kadın görünümü almıştır.[37] Her kadın her an tutuklanma ve cadılık suçuyla yargılanma korkusuyla yaşamaktadır. Çünkü herhangi bir kişinin ihbarı bunun için yeterli olmaktadır. Hatta din adamları bu kadın düşmanlığına karşı özellikle İncil ve Tevrat’taki kadına karşı olan bölümleri alıp bunları kitaplarında yazmışlardır.[38] Hikmet Baytu; “Yahudi kutsal kitabındaki yasaklamalardan anlaşılmaktadır ki yahudi dini büyüsel kavramların etkileri altındaki bir kültür çevresinde gelişti. Yahudi dinine göre büyünün etkisine inanma, Tanrı iradesinin beşerî maksatlara alet olması anlamına geleceğinden, tek bir Tanrı’nın dünyayı idare etmesi inancına ters düşer. Bu sebeple yahudi kutsal kitabında, “Afsuncu kadını yaşatmayacaksın” denilmiştir. (Çıkış, 22/18). Ayrıca, “Cincilere ve bakıcılara dönmeyin”; “Sihirbazlık etmeyeceksiniz ve müneccimlik etmeyeceksiniz”; “Ve cinci yahut bakıcı olan erkek veya kadın mutlaka öldürülecektir. (Levililer, 19/26, 31, 20/ 27)” demektedir.”[39]


Birkaç cadılık alameti sayacak olursak kadınların Pazar ayininde fazla içten dua etmesi, gündüzleri uyuklaması, yara bere içinde olması, fazla güzel ve fazla çirkin olması gibi unsurlar cadılık alametleri olarak sayılmıştır.[40] Buradan şunu çıkarabiliriz; bugünden baktığımızda bize basit bahanelermiş gibi gelen bu sebeplerin o zaman için üstesinden gelemedikleri her şeyi cadılıkla bağdaştırıp, kişiyi veya topluluğu yok etmeye çalışmışlardır. Cadı olarak imgelenen kadının üstünde şeytana dair izler aranır ve bunun için bir takım ritüeller (Su, ateş, iğne, gözyaşı ve kantar deneyleri, kutsal kitapla tartmak) düzenlenirdi.[41] Bu yüzden cadı dendiği vakit akla kadının gelmesi bu dönemlerde yapılanlardan dolayı zihnimize yerleşmiştir.


Suçlanan Gruplar

Kilise, Hristiyan dünyasını 3. Yüzyıldan beri, gizliden gizleye yaşatılan putperest geleneklere ve yabancılara karşı tetikte olmaya çağırmıştır. Haydar Akın’a göre; “Cadılara ve heretik gruplara karşı uygulanan takibin büyük kitlesel avlara dönüşmesi sürecine girilmesinde halkın ve entelektüel kesimlerin büyük katkısı olmuştur. 14. ve 15. yüzyıl Avrupa’sında yaşanan hızlı toplumsal değişimin farkında olan ve statülerini kaybetmekten korkan güç sahipleri aralarında iş ve güç birliği yaparak toplumsal histerinin canlı tutulabilmesi için büyük çaba göstermişlerdir. Seçimleri rasyonel temellere dayanan güç/iktidar sahibi kesimlerin amaçlarına ulaştıkları söylenebilir. Cadılar, Yahudiler ve heretiklerin Ortaçağ’ın toplumla uzlaşamamış, dışarıda bırakılmış grupları olarak en acımasız avların kurbanı olmaları tesadüf değildir.”[42]


Avrupa’nın Hıristiyan toplumlarında 11. ve 12. yüzyıllarda ruhban sınıfı heretik toplumlara karşı geniş çaplı bir mücadeleye girmiştir. Katharlar ve Waldensianlar gibi heretik toplumların fazlaca taraftar kazanmaları Katolik Kilise’sini telaş içine sokmuştur. Bu da haliyle Katharlar, Waldensianlar gibi heretik grupları Katolik Kilise’sinin baş düşmanı haline getirmiştir. Heretik topluluklara da çocuk yamyamlığı, ensest ilişki alışkanlıkları gibi suçlamalar yöneltilmiştir.[43] Örnek verecek olursak ; “Languedoc’taki heretik akımlar ruh göçüne inanıyor, kadın haklarını savunuyor, Ortodoks Kilisesi’ni reddediyor ve hiçbir dini otoriteye inanmıyorlardı. Tanrı ile kul arasında aracıyı reddediyorlardı. Rahip ve papazı gereksiz gördükleri için Hz.İsa’nın çarmıha gerilmesinde olağanüstü bir durum görmüyorlardı. Cinsel ilişkiye konulan yasağı desteklemedikleri gibi dini toplantılarını evlerde yapıyorlardı.”[44]


“Cadı Avı Çağı” başlamadan hemen önce Avrupa’da cadılar kadar suçlanan bir grupta Yahudilerdir. Geçmişten gelerek Yahudiler tarih boyunca her zaman ticaret ile içiçe olmuşlardır. Hükümdarlar Yahudi toplumlarına hayatın birçok alanında özerklik tanıyorlardı; Yahudiler de özerk yerel ve uluslararası kurumlar kurdular. Ancak Erken modern dönemde Yahudilerin yaşamı, Hıristiyan toplumundan gördükleri baskı kısıtlanma ve hatta kovulmalarla geçti.[45] İçme sularını zehirlemek, Şeytan’a tapınmak, ensest ilişkiye girmek, çocukları kurban etmek[46] gibi 15. Yüzyıldan itibaren cadılara atfedilmiş olan suçların benzerlerini (Cadılıkla özdeşlemiş olan Sabat ayinini daha önce Yahudiler için de söylemişlerdir.[47]) daha önceleri Yahudilere atfetmişlerdir.[48] Avrupa dünyasında ilk kez kitlesel olarak suçlanmaları ise 13. yüzyılda başlamıştır. Birçok açıdan farklı olan Lutherci Protestan Kilisesi’nin tutumu da Katolik Kilisesi’nden farklı olmamıştır. Hatta Martin Luther “Yahudiler ve Yalanları Üzerine” adlı bir eser ele almıştır.[49]


Diğer bir suçlanan grup ise çocuklar olmuştur. Diğer marjinal grupların aksine çocuklar 17. Yüzyıla kadar Engizisyon Mahkemelerindeki cadı davalarının başlıca sanıkları olarak karşımıza çıkmaktadır. İlk avlanan cadılar genellikle yaşlı kadınlar olduğu için çocukların ütopik ve yaşlı tipleri tespiti kolaylaştırması açısından önem arz etmekteydiler. Ancak 17. Yüzyıla gelindiğinde zirveye ulaşan cadı avları sonucunda takibata uğramayan kasaba, köy yok denecek kadar azdır. Böyle bir ortamda çocuklar sanık olmaktan çıkıp iki yüzyıldır iç içe oldukları ve iyi bildikleri cadılık olgusuna dışarıdan hiçbir etki altında olmadan üstlenip bu role bilinçli bir şekilde bürünmüşlerdir.[50]


Avrupa’nın Reform Hareketlerine Giden Süreçte Cadılara ve Marjinal Toplumlara Verdiği Tepki

Avrupa’nın erkek egemenliği karşısında, heretik toplumlardaki kadınların daha rahat oluşu ve bu sayede Hıristiyan dünyasında bir bilinç uyanışı olacağı düşüncesiyle Katolik kilisesi bir panik haline girmiştir. Katolik kilisesi heretiklerin yanında olan herkesi “sapkın” olarak ilan etmiştir.[51] Haydar Akın’a göre: “ Herhangi bir toplumda ruhani dünya gerçeğe dönüşür, giderek gerçek dünyanın yerini almaya başlarsa, düşmanlık ve huzursuzluklar gerçek dünyaya hâkim olur. Bu bağlamda ‘cadılık’ son tahlilde toplumsal huzursuzluğun dinsel bir kimlik içinde ifade edilmesidir. Hıristiyanlar için cadılar kâfirlerden –Müslüman ve Yahudilerden- daha tehlikelidir.”[52] Ve Yücel Aksan’a göre ; “Bir hayal ürünü ve onun yansımalarından oluşan cadı imgesi zaman içersinde değişime uğramıştır. Bu değişim hayal ile gerçek arasındaki sınır ortadan kalktıktan sonra korkunç bir felakete dönüşmüştür. Avrupalı erkekler, ruhban sınıfına ait din adamları, kendi yarattıkları hayale inanarak ve cadıların varlığını kanıtlamaya ve onları düşmana dönüştürerek yok etmeye çalışırlar.”[53] Bu iki görüşten şunu çıkarabiliriz; Öncelikle Avrupa’da Reforma sebebiyet veren olaylara ve yukarıda bahsettiğimiz bazı konulara açıklık getirmemiz gerekiyor. Doğulu Müslüman devletlerin (Emeviler, Selçuklular, Osmanlılar) 7. Yüzyıl sonlarından itibaren Batıya doğru olan seferleri 16. Yüzyıla kadar sürekli devam etmiştir. Avrupa’nın da bunlara tepki olarak başlattığı Haçlı seferleriyle amansız bir mücadele olan Doğu-Batı arasındaki çekişme başlamıştır. Akdeniz’in (kuzey hariç) kontrolünün Müslümanlarca kontrol altına alındığı bu yüzyıllarda (7-11) Avrupa Feodal yapıya bürünüp içe kapanmıştır.[54] 1315 ile 1317 yılları arasında Batı Avrupa’yı vuran büyük kıtlık ve yaklaşık 40-45 yıl sonra Avrupa’yı kırıp geçiren Veba salgınları (1348-1350, 1361-62)[55] tüm kıta Avrupa’sının nüfusunun büyük bir kısmını yok etmiştir. Kıtlık ve peşinden gelen veba salgınları[56] Avrupa ekonomisini zor bir duruma sokmuştur. İnsan nüfusu azaldığı için emek fiyatının artmasıyla doğru orantılı olarak ürünlerdeki fiyat değişiklikleridir. Tolga Gümüş’e göre “Hem İngiltere’de hem de Fransa’da ürünü topraktan toplayacak işgücünün salgından dolayı ölmüş olmasından tarımsal ürünü toplayacak insan bulunamıyor ve ürün tarlada çürüyüp gidiyordu. Bunun doğal bir sonucu olarak takip eden birkaç yılda o ürünün pazardaki kıtlığından dolayı üründe ciddi fiyat artışları yaşanmaktaydı. Fakat aynı durum canlı hayvan için geçerli değildi. Canlı hayvan kendi başına eskiden tarla olarak kullanılan yerlerde özgürce otlama olanağı bulduğu için kara ölümü takip eden birkaç yıl içerisinde serbestçe üremeyi başarmıştı. Bu durumda da kendiliğinden bollaşan küçük baş hayvan pazarda fazla para etmemiş fiyatı salgını takip eden birkaç yıl içerisinde düşmüştür.”[57] Orta Çağ’daki bu bunalım döneminden yeni kurtulan Avrupa, 16. yüzyıla geldiğinde Protestan mezhebi ve çeşitli tarikatlar ortaya çıkmış ve Katolik Kilise’si de bunlarla mücadele içine girmiştir. Hatta 30 Yıl Savaşları dediğimiz din çatışmalarının tüm Avrupa’ya yayıldığı 17. yüzyılda resmen bir kıyım meydana gelmiştir. Bu denli oluşan yıkımdan ve insan kıyımından sonra 1555’te imzalanan Augsburg antlaşmasını yineler ve üstüne ekler bir şekilde 1648’de neredeyse tüm Avrupa devletlerince imzalanan Vestfalya Antlaşması ile tüm bu din savaşlarına son vermeye çalışılmıştır.[58] Ancak cadılara veya marjinal toplumlara olan tutum bir yüz yıl daha devam etmiştir.


Engizisyon

Katolik Kilise’sinin gücünün zirve olduğu 11-12. Yüzyıldan sonra Katolik Kilisesi, Hıristiyanlığı özüne döndürme, Hıristiyan kültüründe olmayan Pagan Kültüründen gelen çeşitli inançları, kutlamaları vb. birçok öğeyi Hıristiyan kültüründen atmak için çaba göstermiştir. Reform döneminde bu çabalar zirve yapmıştır. Bu çabanın en net tepkisi Engizisyon Mahkemeleri’dir. Kuruluş tarihi kesin olarak bilinmese de genel kabul gören tarih Papa III.Lucius’un 1184 tarihinde topladığı Verona Sinodu olarak kabul edilir.[59] Heretikler 11-12. yüzyıllarda dini ve siyasi otoritelerin tepkilerini üzerlerine çekmiştir. Sayılarının iyice artması bir dizi önlem alınmasına sebep olmuştur. Bu önlemlerin ilk silahı ise aforoz etmek olmuştur.[60]

Engizisyon Mahkemelerinin kuruluş amacını basit şekilde açıklamak gerekirse Katolik Kilisesi inancının dışında ortaya çıkan yeni anlayışlara, heretiklerin takibine ve imhasına dair ortayaça çıktığını söyleyebiliriz.[61] Suna Arslan Karküçük’e göre ; “Engizisyonun Dominiken rahipleri, özellikle farklı, bilgili ve dişil kadınları önce cadı olduklarına, sonra cadılığın ölümcül suç olduğuna ve bunun savunması olmadığına karar vererek yok etmiştir”.[62] 14. yüzyılın yarısından sonra Avrupa’nın heretik gruplara karşı olan mücadelesi başarıyla sona ermiştir. Ancak Pınar Ülgen Engizisyon’un heretikler üzerindeki etkilerinin sınırlı kaldığını vurgulamakta ve daha güçlü bir otoriteye ihtiyaç duyulduğunu belirtmektedir.[63]


Gerçek düşman bu sefer heretik gruplar değil ‘cadı’ kimliğiyle ortaya çıkmıştır. 13. Yüzyılın başından itibaren piskoposlar eliyle yürütülen Engizisyon Mahkemeleri, Papa’nın artık piskoposlarda yeterli dirayeti ve gücü görememesi dolayısıyla Engizisyon yargıçlarının tekeline bırakmıştır.[64] Yargılama sürecinde esas amaç sanıktan itiraf almak olmuştur. İtiraf almak için çeşitli kurallar neticesinde işkencelere[65] çok sık başvurulmuştur. Engizisyon mahkemelerinin bu kadar bağımsız ve tam güç ile donanmalarının temel sebebi ise Şeytan’ın emri ile Katolik Dünya’sına karşı savaş başlatan kafirlere karşı en hızlı şekilde kararlar almak ve tabiri yerindeyse bu savaşı kazanmaktır.[66] Katolikler cadı avında adeta Protestanlarla bir yarış haline girmiştir.[67] Mahkemelerin sivilleşmesi yargıda ve adalet terazisinde haksızlık ve hukuksuzluğa yol açmıştır. Engizisyon Cadı Avı Çağı’nın en acımasız işkence yöntemlerini uygulama emirlerini vermiştir.[68]


İlk başlarda Engizisyon Mahkemeleri’nin giderleri Engizisyona bağlı tarikatlar tarafından karşılanırken daha sonra suçlu bulunan ve infaz edilen suçluların mallarına el konularak giderler karşılanmıştır.[69] Mahkemeye gelen her türlü ihbarla, sadece sanık değil , sanığın akrabaları ve hatta muhtemel suç ortakları dahi işkenceye varana kadar sorgulanmıştır. Bu sorgulara maruz kalan ailelerin malları da kolaylıkla el değiştirebiliyordu.[70] Burdan şunu çıkarabiliriz; Yukarılarda bahsettiğimiz üzere birinin cadılıkla suçlanması basit bir ihbara bakıyordu. Sevmediği birine atılacak iftira bile işkenceye varacak (suçsuzluğu ispatlansa dahi) sorgulama sürecinden geçiyordu. Çoğu zaman sanığı suçlu olduğuna dair bir şekilde ispat eden Engizisyon, suçlunun mallarına el koyması ve zengileşmesiyle[71], bu cadı avlarının sadece bir dini savaş ve mücadele değil ayrıca suçlunun mallarına el koyarak bir zenginleşme yolu olduğuna dair bir fikir oluşturuyor.


Avrupa’da Cadı Avları, Cadı Avlarına Muhalif Sesler ve Cadı Avının Sonu

Makelede ele aldığımız 350 yıllık tarih içerisinde 1560-1630 arasında cadı avlarının zirve yaptığı dönem olmuştur. Bu dönemde 1580’li yıllar ve 1626-1630 arası avın ‘katliam’ boyutuna ulaştığı yıllar olarak karşımıza çıkmaktadır.[72] Verilen sayılar 50 bin ile 9 milyon arasında değişmektedir.[73] Doğu Avrupa ülkelerinde daha geç etkisini gösteren Engizisyon Mahkemelerinde bölgesel olsa da cadı avları yoğunluk ve süre olarak hayli fazla iken Engizisyonun daha erken ve daha etkin olduğu Güney Avrupa ülkelerinde cadı avı dönemi kısa bir süre içinde bitmiştir.[74] Görünen o ki Kuzey Avrupa ve Almanya toprakları cadı avlarının yoğun olduğu bölge olarak karşımıza çıkmaktadır.[75] Örnek verecek olursak; Güney/güneybatı Almanya’da 1573-1637 yılları arasında, 9 merkezde yapılan yargılamalar sonucunda 6629 kişi infaz edilmiştir.[76] 17. yüzyılın ortalarına doğru cadı bulucuların devreye girmesiyle cadı avlarında artış olmuştur. Kıta Avrupa’sından ayrı olan İngiltere ve İskoçya’da cadı avları çok seyrek olmuştur.[77]


Matbaanın gelişmesiyle birlikte cadılığa dair yazılan kitapların yanında karşıt görüşlü eserler de yazılıp yayılmaya başlamıştır. Cadı avlarına muhalif sesler daha 16. Yüzyılda ortaya çıkmaya başlamıştır. 1519’da tanınmış bir filozof olan Henry Cornelius Agrippa cadılıkla suçlanan bir kadını savunurken hayatını tehlikeye atmıştır.[78] Cadılıkla suçlanan kadını savunduğu yılı düşündüğümüz vakit Cornelius’un gerçekten döneminin ötesinde bir insan olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Protestan bir hekim olan Johann Weyer[79] cadı avı karşıtı olan fikirlerini “De Praestigiis Daemonum et Incantationibus ac Veneficiis” adlı eserinde kaleme almıştır. Cadı avı karşıtı olmasına karşın kadınlara karşı olan sabit tutumuyla da çokca eleştirilmiştir. Av karşıtı en önemli isimlerin başında bir Cizvit rahibi olan Friedrich von Spee gelmektedir. 1631’de yayınladığı “Cautio Criminals” adlı eserde cadı avlarına karşı olan net tavrını ve fikirlerini dile getirmiştir. Balthasar Bekker “De Betoverte Weereld” adlı eseriyle cadı karşıtı görüşünü ortaya koymuştur. Cadı inancını yok etmeye dair en net isimlerden biridir. Bu tavrı Bekker’in putperestlikle suçlanmasına ve görevinden uzaklaştırılmasına sebep olmuştur.[80] 18. yüzyılın başlarına geldiğimizde muhalif isimlerin belki de en dirayetlisi olan Christian Thomasius karşımıza çıkmaktadır. Filoloji, felsefe ve hukuk öğrenimi alan Thomasius yazdığı “De Crimine Magiae” adlı eseriyle insanların var olduğu doğal haklarının savunulmasını dile getirerek erken Alman Aydınlanma geleneğinin en önemli figürlerinden biri olmuştur.[81]


Cadı avlarının sonunun gelmesini kısaca açıklarsak yıllar boyunca kafalarda soru işareti olan kanıtların yetersizliği ve bilimin gelişmesi sonucu oluşmuştur. Peşi sıra gelen avlar haddini öyle aşmıştı ki insanlar artık olaylara şüpheyle bakmaya başladı.